Benim naçizhane yazmaya çalışan bir okur olarak düştüğüm bir yanılgı var. Yazar kendinin dışında bir şey yazamazmış gibi hep otobiyografik ögeler arıyorum eserin içinde. Çok keyiflidir de bu benim için, bulmaca çözer gibi yazarın hayatını çözmeye çalışırım, ip uçları ararım eserlerde. Şermin yaşar benim bu arayışımla pinpon topu gibi oynadı. O kadar çeşitli karakterlerin öykülerini barındırıyor ki kitap. Ana karakter bir öyküde genç bir kız, bir öyküde sevdalı bir delikanlı, bir öyküde çenesi düşük kontrol manyağı bir teyze, birinde aileyi batıran enişte, bir öyküde hurda bir araba… Bu beyhude arayışıma ister istemez son vermek durumunda kaldım. Böyle olunca metinle baş başa kaldık, yazar bile aradan çıkmış oldu. Sadece metne ve ondan alacağım edebi hazza odaklandığım için daha iyi bir okuma olduğunu düşünüyorum.
Şermin yaşar duygularımla da aynı şekilde oynadı. İnsan profili çeşitliliği beraberinde hikaye ve duygu çeşitliliğini de getiriyor haliyle. Bir hikayede boğazımız düğümlenirken bir diğerinde neredeyse kahkaha atabilecek duruma gelebiliyoruz.
Hikayeler ve karakterler birbirinden çok bağımsız ama hepsinin ortak bir paydası var o da kaybetmek. Bazen direkt ölümün hikayesini okuyoruz, bazen bir değer kaybının, bir bağın kopuşunun, bir ayrılığın, bazen kaybetme korkusuyla sıkı sıkı tutunmanın.
Hikayeler kısa, portreler çok bizden ve kolay okunan bir dille yazılmış kitap o yüzden bir çırpıda bitirebilirsiniz. Yaklaşık iki yıldır süren sürüncemeli bir reading slumptan çıkarttı hatta okuma alışkanlığıma ivme kazandırdı bile diyebilirim.
Kitabı bitirmemin ardından kitabı aldığım arkadaşıma da portrelerin çok çeşitli olmasına ve otobiyografik hiçbir çıkarımda bulunamamın şaşkınlığını anlatıyordum ki arkadaşımdan Şermin Yaşar’ın küçükken dedesinin bakkalında çıraklık