Pergen Han

İnsanlar kimi zaman aslanların bir zürafayı avlayıp yemesini güvenli bir mesafeden izlerdi. Onlar da bir parça et almak ister fakat o kadar çok korkarlardı ki, yanlarına gidemezlerdi. İnsanlar aslanlar gittikten sonra bile yaklaşmaya cesaret edemezdi. Çünkü zürafadan artakalanları yemek için sırtlanlar gelir ve insanlar bu huysuz çeteyle kavga etmekten korkardı. Diğer tüm hayvanlar gittiğinde, insanlar parmak uçlarında, sessizce leşe yaklaşır, yemek artıklarını arardı… ama geriye sadece kuru kemikler kalmış olurdu. Omuzlarını silker, incir aramaya koyulurlardı. Günün birinde bir kadının aklına harika bir fikir geldi. Eline bir taş aldı ve kemiği kırarak içini açtı. Böylece kemiklerin ortasındaki öze, kemik iliğine ulaştı. İliğin tadına baktı, beğendi. Diğer insanlar da kadının ne yaptığını izleyerek onu taklit etti. Kısa süre sonra herkes taşların yardımıyla kemikleri kırıp ilikleri yemeye başladı. İnsanlar ilk kez, sadece kendilerinin yapabildiği bir şey öğrenmişti!
Reklam
Bir yandan eğitimli göçmenler iyi şartlarda çalı­ şıp sahte de olsa bir burjuva hayatı sürüyorlar; bunlara bakıp kıs­ kanmamak elde değil. Düşünsenize ülkenin kurucu ögelerinin torunları "kıro/çomar" ya da cahil olarak algılanıyor, kendilerine "beyaz çöp" (İng. white trash) şeklinde pejoratif isimler takılı­ yor. Spektrumun öteki tarafındaki Hispanik ağırlıklı niteliksiz göçmenler ise hem ucuza hem de fazla çalışmaya razı oldukla­ rı için daha somut bir tehlike oluşturuyorlar. Kapitalizm için biçilmiş kaftanlar belki ama birçoğu yasadışı olan bu göçmen­ lerin işverenden talepkar olmaması (ya da olamaması) vasıfsız beyaz Amerikalıların vatandaşlık avantajlarını kullanamamaları demek. Yani işçi bolluğu yarattıkları için halihazırda hukuken çalışabileceklerin pazarlık şansını azaltıyorlar. Bu da maaşların düşmesi, çalışma şartlarının kötüleşmesi anlamına geliyor.
Hesaplamalara göre, diğer memeliler gibi fiziksel temasla birbirimizi tımar etseydik günü­ müzün %40'ını buna ayırmak zorunda kalırdık. Konuşma ve dedikodu bu yüzdeyi azalttığı için 150 kişilik gruplar kurması mümkün insanoğlunun. Aynı oranın diğer babun ve şempan­ zelerde %50-55 arasında seyrettiği düşünüldüğünde avantajın boyutu daha rahat anlaşılabilir. Üyeler hakkındaki bu fikir oluşturma süreci sayesinde mızık­çı üyeleri ve dışarıdan sızanları da saptayabiliyoruz. Görüldüğü gibi en basit toplumsal ögelerin bile en temel endişesi uyumsuz­ları ve çürük elmaları ayıklamak. Hayatta kalması buna bağlı ol­duğundan insanın kendisi gibi olmayanlardan tedirgin olmasına şaşacak pek de bir şey yok. Dunbar bir adım daha atıp bugün herkesin farklı diller konuşmasını bile buna bağlamaktan çekin­ meyecek. Bugün yeryüzünde bir sürü dil olmasının nedeni, her yeni grubun dışarıdan gelenleri saptamak için konuştukları li­sanı farklılaştırması. Günümüzün standardize dillerinde bile alt varyasyonların sıklığından bunu anlayabilirsiniz. Her sosyo-eko­nomik grubun kendisine ait belirli ifade biçimlerinde ve yanlış telaffuzlarda ısrar etmesi ya da her yeni kuşağın kendine özgü kelimeler üretmesi (90'lardan örnek vermek gerekirse Altan, kan­ka, kans, bro, ajan, moruk, corç, coni vs.) de benzer bir eğilim. Ancak günümüz toplumunda Durkheim' ın deyimiyle "organik" bir dayanışma olduğunu düşünürsek grupların birbirinden ayrı diller geliştirecek kadar otonomisi ve zamanı yok Allah'tan!
Ateşli silahla­rın bulunmasıyla ortaya çıkan Askeri Devrim ve ardından gelen Sanayi Devrimi' nin yarattığı ortamda devletler tebaalarına olan bakışlarını yenilemek durumunda kalmışlardı. Vergi vermeleri ve ortalığı birbirine katmamaları yetmiyordu artık, makbul birer vatandaş olmalıydılar. Sayıları her gün artan okullar üretken işçi ve askerler yetiştirmeyi hedeflerken klinik ve hapishaneler top­ lumdaki "zararlı" ögeleri önce ayıklamaya, daha sonra da "düzel­ tip" tekrar yararlı hale getirmeye yarıyordu. Bu yeni yaklaşım, eskisi gibi üç beş kişiyi ibret-i alem olsun diye işkence ve ölümle cezalandırmaktan çok daha kapsamlı bir adalet anlayışını do­ğurmuştu. Artık öldüren devletin yerini yaşatan devlet almış ve şiddet cezalandırmanın ana ögesi olmaktan çıkmıştı.
Sorarsanız hepimiz çok rasyoneliz ama fala inanmayanımız da yok. Dua etmenin yerini de evrene pozitif enerji gönderme aldı. Tanrısız bir evrene mesaj yollamak çok oksimoronik' olacağına göre aslında burada tüm evreni bir Tanrı gibi gören panteist" bir durum söz konusu. Yani inanmadan duramıyoruz ne kadar aksini iddia etsek de. Bazen de karma gibi kavramların bir anda dini kimliğinden kurtuldu­ğunu görüyoruz. Ancak bu yeni sunumlar şu gerçeği değiştirmi­ yor: Eğer bir ihtiyaca karşılık geliyorsa, hurafeler çağından bir­ çok adet rasyonalite devrinde, biraz daha şık ambalajlarda belki ama, karşımıza çıkmaya devam edecek.
Reklam