Pergen Han

Osmanlı padişahının küpe takması özellikle bu aksesuarın günümüzde sembolize ettiği şeyler düşünüldüğünde garip karşılanmıştı. Ancak, küpe eski Türkmenler ve derviş grupları arasında yaygın bir takıydı. "Mengüş" de denen bu küpe ile dervişler dünyevi şeylerden vazgeçtiklerini göstermek isterlerdi
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İstanbul'un fethiyle ilgili halkın tahayyülünde yer bulmuş benzer kahramanlar olduğunu da unutmayalım. Cem Behar'ın titizlikle mercek altına aldığı Kasap İlyas Mahallesi ve Etyemez Semti'nin isim babaları buna güzel örnekler teşkil edebilir. Efsaneye göre, Osmanlı ordusunun kasapbaşı olan Kasap İlyas, fetihten sonra kendisine verilen bu metruk (Ar. "terk''den, t-r-k: metruk) ma-hale yerleşir ve burada bir cami yaptırmaya karar verir. Caminin inşaatı sırasında işçileri gözleyen Kasap İlyas, içlerinden birinin sahildeki gemilerden getirdiği taşları inşaat sahasına dökmeden geri götürdüğünü fark edince, yanına gidip bu garip davranışının nedenini sormadan edemez. Aldığı cevap şaşırtıcı olduğu kadar hayranlık uyandırıcıdır da. Abdestsiz olduğu için bir cami inşaatına katkıda bulunmaktan çekinen işçi, öte yandan da para aldığı bir iş için çalışmamayı ahlaki bulmadığından kendini yormakta, ancak taşları inşaat alanına bırakmamaktadır. Aldığı cevaptan çok etkilenen İlyas inşaatı durduracak ve önce caminin karşısına bir hamam yapılmasını emredecektir. 2009 yılında Bü-yükşehir Belediyesi Suriçi'ndeki tarihi mahalleleri kafasına göre birbirlerine ekleyip tarihi dokuyu hasara uğratana dek yüzyılları devirmenin gururuyla karşımıza çıkan Kasap İlyas Mahallesi işte bu cami ve hamam etrafında kurulacaktı.
Fatih'in İtalya'daki kültürel akımları korumak ve kendi topraklarında yaymak için tutarlı bir politikaya giriştiğini düşünsek bile, bu çabalarının ölümünün hemen ardından terk edildiğini de belirtmemiz gerekir. Tahta oğlu Bayezid’in geçmesiyle birlikte, saraydaki Bellini’nin portresinin de aralarında bulunduğu birçok sanat eserinin bir şekilde elden çıkarıldığını biliyoruz. Kruşev dönemini andıran bir deMehmedisation sürecinin yaşandığı ve Fatih'in tepki çeken birçok politikasının ters yüz edildiği II. Bayezid dönemi, eğer varsa imparatorluğun Batı’ya açılan kültürel penceresinin de kapandığı bir dönem olacaktı. Buna benzer bir süreç Kanuni'nin gözde veziri İbrahim Pa-şa'nın "makbul"lükten "maktul"luğa adım arması ve Yaradanına kavuşmasının ardından yaşanmıştı. Hatta Kanuni Sultan Süleyman'a Venedik'ten 144.000 dukaya^ mal olan Papa tiara'sına benzeyen üç katlı bir taç yaptıran İbrahim Paşa'nın Batı kültürüne merakı, gözden düşmediği muktedir yıllarında bile tepki çekmişti. At Meydanı'ndaki (Sultanahmet Meydanı) sarayının önüne diktirdiği heykellerin yarattığı negatif etkiyi Figani’nin hayatına mal olan şu meşhur dizelerde görmek mümkündür: Do İbrahim amed be deyr-i cihan Yeki butşiken şod, yeki butnişan Dünyaya iki İbrahim geldi Biri put kırandı, diğeri put diken
Kaçınılmazlık” galiplerin siyasi karışıklığı rasyonalize ettikleri ve meşru gösterdikleri araçtır; böylece sıradışı olayların gelişmelerin normal seyrinin bir parçası gibi kabul edilmesini sağlarlar. Kaçınılmazlık, kaybedenler için başarısızlığı açıklayıp meşrulaştırır ve hesap verme gereğini ortadan kaldırır. Çoğu kez galipler olayları takdir-i ilahiye yorarken, mağluplar kötü niyetli üçüncü kişilere yönelir. Dolayısıyla ortada paradoksal olarak rasyonel (ölçülü) tahlile gereksinimi bertaraf eden bir rasyonalizasyon vardır.
Sabri Ülgener' e göre, "ağalık ve efendilik bilinci"nin hakim olduğu Osmanlı toplumu iktisadi saiklerle yaşamamaktadır ve parayı bir ihtişam aracı olarak gördüğü için yatırımdan çok lüks tüketime yönelmiştir. Bir başka ağır top Halil İnalcık da benzer bir antikapitalist ruha dikkat çekmiştir. Osmanlı toplumunda zengin olmak takdir edilen bir şey değildir ve bu da kapitalist bir sınıfın oluşması için gerekli olan sermaye birikimini önlemektedir. Mehmet Genç ise Osmanlı Devleti'nin ekonomik politikasını iaşecilik, fiskalizm ve gelenekçilik başlıklarına indirgemektedir; bunların üçü de kapitalizmi baskılamayı yeğleyen, düzeni kaosa, statükoyu ino-vasyona tercih eden eğilimlerdir. Son olarak, sıklıkla uygulanan müsadere tarzı uygulamalar da bir tüccar sınıfının ön plana çıkmasını engellemiştir. Sonuçta, bir tarafta ticaret kumpanyaları kurarak ekonomik olarak daha verimli olan sınıfarın çıkarlarını korumayı şiar edinmiş İngiltere, Hollanda ve Fransa gibi ülkeler varken; öteki tarafta zenginliğin ve artı değerin rantçı bürokrat ve yöneticilerin elinde olduğu bir Osmanlı olması tam da bu zihniyetin bir sonucudur