"Biliniz ki beyefendi, yaklaşık on yıl önce ürettiğim her şeyin taslağını, çekine çekine ve hülyalara dalarak, önce kurşunkalemle yazmaya başladım. Bu da elbette yazma sürecine, neredeyse devasa boyutlarda, bıktırıcı bir yavaşlık yüklüyordu. Son derece tutarlı ve adeta bürokratik bir kopya sistemiyle at başı giden kurşunkalem sisteminden gerçek bir azap çekiyordum ama bu işkence bana sabrı öğretti. Öyle ki sabretme sanatında usta oldum.
(...)
Bir metnin kaleme alınması çevresinde doğan böylesi bir bilgiçlik gösterisini gülünç bulacaksınız belki de. Bununla birlikte kurşunkalem yöntemi benim için bir anlam taşıyor. Bu satırların yazarına dönecek olursak, gerçekten de öyle bir an geldi ki dolmakaleme karşı ürkütücü, korkutucu bir tiksintiye kapıldı. Size zar zor tarif edebileceğim bir ölçüde bıktı. Kullanmaya başlar başlamaz büsbütün aptallaşıyordu. Bu dolmakalem nefretinden kurtulmak için kurşunkalemle karalamalar yazmaya, taslaklar hazırlamaya, gırgır yapmaya koyuldu. Bana kalırsa kurşunkalem yardımıyla daha iyi oynayabiliyor, daha iyi yazabiliyordum: işte asıl o zaman yazmanın hazzı can buluyormuş gibi geliyordu bana. Sizi temin ederim ki dolmakalemle (Berlin’de başladı bu mesele) elimin gerçek anlamda başarısızlığa uğradığını yaşadım. Bir tür kramp, bir tür kıskaçtı bu. Kurşunkalem kullanmak zar zor, ağır ağır kurtardı beni bundan. Güçsüzlük, kramp, boğulma her zaman hem bedensel hem de zihinsel bir şeydir. Bir bakıma yazıya, yazının dağılıp bozulmasına yansıyan bir harap olma döneminden geçtim demek. Yazdıklarımı kurşunkalemle kopyalayarak ancak, yazmayı yeniden öğrenebildim, tıpkı küçük bir çocuk gibi.”