Şirin Cemgil'in "Sinança" adlı kitabı yalnızca bir devrimcinin ardında bıraktığı yas ve hatıralar toplamı değil aynı zamanda bir dönemin ruhunu, Türkiye solunun sancılı tarihini, bir kadının aşkı ve mücadelesiyle harmanlayan bir esere imza atılmış olduğu görüyoruz. "Sinança", dışarıdan bakıldığında Sinan Cemgil’i anlatıyor gibi görünse de, aslında Şirin Cemgil'in kendi kimliğini ve mücadele içindeki konumunu da açıkça ortaya koyuyor. O sadece Sinan’ın eşi, Taylan’ın annesi değil; doğrudan kavganın içinde olan, idealleri uğruna bedeller ödemiş bir kadın. Kitabın sayfalarında Şirin’in duygularını, acılarını, yalnızlığını ama aynı zamanda inancını, coşkusunu ve politik sadakatini okuyoruz. Şirin’in yazım tarzı yalın ama şiirsel, samimi ama politik bir bilinçle donatılmış. Bu güçlü yazın dili, onun yalnızca yetenekli bir anlatıcı değil, aynı zamanda duygularını sansürlemeden aktarabilen cesur bir yazar olduğunu da gösteriyor. Bu yazıların gücü, senin de belirttiğin gibi, Sinan’a ve onun mücadelesine duyduğu derin aşkla şekilleniyor.
Kitap boyunca sadece Şirin ve Sinan’ın hikâyesine değil, 1960’lar ve 70’lerin devrimci gençliğinin yaşam biçimlerine, hayallerine, dostluklarına ve hatta hobilerine de tanıklık ediyoruz. Hangi kitapları okudukları, hangi müzikleri dinledikleri, nasıl tartıştıkları, nasıl âşık oldukları... Bunların hepsi, bugünden bakıldığında bir dönemin ruhunu hissetmemizi sağlayan dokunaklı detaylar. Mücadele eden gençlerin aynı zamanda sanatla, edebiyatla, aşkla iç içe yaşam sürmeleri, bu hareketin sadece siyasal değil, kültürel bir dönüşüm iddiası taşıdığını da gösteriyor. Kitabın bir başka değerli yönü ise, Türkiye sol tarihinin daha az bilinen isimlerine de yer vermesi. Şirin Cemgil, sadece kahramanları değil, arka planda kalan, emek veren, ismi