Rezan Esen

Her gün içimizden bir el uzanıp patronu boğmak istiyor. Ama yine içimizdeki insan ‘Dur!’ diyor buna.
Reklam
“Yoksa siz bizim herkesleştiremediklerimizden misiniz?”
Ruhlarını turizme açıyor insanlar. En yüksek duygularını en parlak giysilerini en gezilesi kıvrımlarını gösteriyorlar ancak vicdan sokaklarının yoksullukları, dürüstlük köprülerinin boşlukları, güven konusunda delik deşik ettikleri otoyolları ancak sınırlarından içeri girince anlaşılıyor. Sırf çok para harcandığı için aynı filmleri izliyorlar. Sırf çok tanıtımı yapıldığı için aynı kitapları okuyorlar. Sırf çok güzel göründükleri için aynı duvarda fotoğraflanıyorlar. Sırf çok konuşulduğu için aynı pozisyonları deniyorlar. Sırf çok lüks sunulduğu için aynı mekânda yemek yiyorlar. Her şeyin sözüm ona kalitelisini alıp, kendilerini ucuza satıyorlar. Sonra tercihi farklı, ruhu farklı, hissi farklı, deneyimi farklı insanları sorgulayıp hep aynı tekerlemeyi çeviriyorlar: “Yoksa siz bizim herkesleştiremediklerimizden misiniz?” İnsanları herkesleştirmek onlar için büyük galibiyet Galip. Herkesleşme-yen insanların da insanlığını sorguluyorlar. Ama onlar içimizden insanlık kaybolmadığı sürece sadece kendi insanlıklarını alıko-yarlar!”
Popüler kültür, kırmızı pantolon giymek, dövme yapmak, piercing takmak, Cemal Süreya sözleri paylaşmak, Starbucks’ta kahve içmek, hayata küfretmek gibi şovlarla entel magandalığın üstünü örtüyor. Ortalık dışı Nietzsche, içi sığ çalılıklarla dolu milyonlarca odun kaynıyor.
Eğer kıyamet birinin yiyip birinin bakmasıysa, köleliğin başladığı gün zaten kıyamet kopmuştu.
Herkes dişlerini belirli bir zaman kadar sıkma gayretinde olan Spartacus’ün köle ordusundaki neferleri gibiydi. Herkes isyan gününü bekliyor, ancak sadece kendisine isyan edebiliyordu. İçlerinde gelişen kalkışmalar, yine içlerinde kendileri tarafından bastırılıyor, savaş alanı hep geçmişlerinde bir yangın yeri olarak kalıyordu. Efendilerin bitmediği bu dünyada herkes kendi kölesini bitirme uğraşıyla büyüyordu. Tıpkı kan emici sülüklerin emdiği kan kadar bedenini büyütmesi gibi, efendiler de ezdiği köle kadar büyük mezarlara sahip oluyordu. Galip yolun hatasını efendilere hizmet ederek ödemeye gidiyordu. O efendiler ki, girdiği alışveriş merkezi tuvaletini pislikleriyle donatıp temizlemeden çıktıktan sonra, yakalarını düzeltip en şık görünümleriyle oturdukları kafede servis yapan kişinin ufak da olsa fincana döktüğü kahveyi mazeret ederek, işten attıracak kadar da masumlardı (!) İçerideki pislikleri ruhlarının en diplerine kadar saklayıp “Evet her şeyim temiz,” diyen insanlardı bunlar. Bir adım ötesine kadar onlarla aynı yolda eşitmiş gibi yürüyen Galip, kafeye girince onların kölesi olacaktı. Efendileri Galip’in sadece bu yönünü görecekti. İnsanlar böyleydi. İnsanlar Nötre Dame’ın da kamburunu görmüştü, gözlerini değil. İnsanlar Raskolnikov’un yoksulluğunu görmüştü, vicdanını değil. İnsanlar Kayranın tembelliğini görmüştü, endişelerini değil. İnsanlar Henry Chanaski’nin ayyaşlığını görmüştü, deliliğini değil. İnsanlar Aylak Adam’ın isyanını görmüştü, varoluşunu değil. İnsanlar her zaman yerli yerinde olanları görmüştü, tutunamayanları değil. Ölüler yaralarıyla, yalnızlar düşleriyle gömülmüştü.
Reklam