Ritmi yakala. Şarkını bestele ve onun notalarıyla kapıl hayata, dansın bu ritme özel olsun. Güneşin altında yaptığın bu muazzam dans ile gölgeni bile şaşırt. Sana ayak uyduramayacak kadar özgün, tahmin edilemez. Geleceğine bestele ve ona dans et. Her yaşamın kendine has bir ritüeli vardır senin ki ise en özeli. Kapıldığın bu hayatı bir kalemle silebilirsin, zor olacaktır ama gerçekten yapabilirsin. İyileşmekten bahsediyorsun senin kanserin hiç istemediğin bu "hayata yabancılaşma" dır. Özel olduğunu hissediyorsun çünkü haklısın; hiç pervasızca dönen bir kuşa rastlamadım, çünkü onlar özgürdür. Yaşamın ritmini o küçük kanatlarında yakalamış ve tüm gerçekliğiyle, hayalleriyle sana gösterirler. Bir kuşun hayalinde bile bulamadığın o özgürlüğü nasıl olurda kendi yaşamında ararsın? Basit, kendine karşı dürüst değilsindir. Belki bir kuş özgürlüğünü kanat çırpmakta bulabilir, kanatların olmadığı için üzülme. Senin özgürlüğün çok daha basit bir eylemde gizli; düşüncelerinde. Bu dünyada özgür olmak istersen düşüncelerinden daha uzağa gitmemelisin. Özgürlük için yazılacak o tınıların öncelikle iç sesi olmak zorundasındır. Belki kafanın içinde yankılanan, tınılarıyla seni başka bir yaşama sürükleyen iç sesinin bedeni olabilirsin, ona eşlik edeceğin dans senin ritmi yakalamandır. Geçmişine ve geleceğine, bugün ilk gününse veyahut son gününse; kafanın içinde ki müziğin sesini sona getir ve sadece dans et!
Asla doğruları öylece filtresiz bir şekilde söylememelisin. Çünkü insan yaratılışında zıtlık ve abartı taşır. Zıtlığın sebebi nedir bilemiyorum, tutku dolu bir savaş isteği veya arzularını yeniden alevlendirmek için seni aracı olarak kullanacak bir kalp olabilir. Ama abartı çok tehlikelidir, o güçsüz bir insanın intikam duygusu, kalbi kırık bir çocuğun elinde tuttuğu bıçaktır. Korkusuzca yaşamak gibi bir planı olmayan inine saklanmış o insanların alter egosudur abartı. Kendi gücünü ve niteliğini keşfedememiş sığ insanlar, diğer insanların doğrularına saldırır ve hak iddia ederler, belki de hak ettikleri değeri bu şekilde kazanmak isterler; bahsettiğim gibi savaş isteği taşıyan ve elinde bıçakla sana doğru gelen küçük çocuk kendi bildiği o ufak dünyasını tutkuyla savunma istediğindedir.
Kim bilir yüzleşme vakti gelmiştir belki de, arzuladığın hayatı yaşarken kendi imtihanın kırık kalbinin imtiyazı olmuştur. Hiç değilse bazı zamanlar aynaya baktığında ellerinle bir gülücük çiz suratında görmek istediğin o kusursuz ifadeyle doyur tüm ruhunu. Başkasına açtığın kalbini ona mutluluğun için sattığını anlat; anlat ki değerini bilsin o küçük çaresiz gülüşünün, yüzünde ki ifadenin ne kadar ettiğinin değerini bilsin, çünkü sen değer verdiğin her şeyi o gülücüğe sattın, önemli olmalı.
Daha önceleri geçmişini unutmak isteyen insanlar ile karşılaştığım oldu. Ama hiç geçmişi olmayan bir insanla karşılaşmamıştım. O belli ki çok ağır bir mağlubiyet almıştı. Ortalama bir insan beyni için bile geçerlidir, yaraları saramayacak bir durumda olmanız size onların nasıl oluştuğunu unutturur, çok acı. Benim mağlubiyet diye bahsettiğim, belli ki yenilginin ardında yatan zafer , yangın sonrası topraktan yeniden doğuşunu müjdeleyen bir fidan. Korkaklık değildir unutmak, bu acıyı yaşayabilecek yüreğim ve gücüm var; tüm bunlar benim gerçeğim, benim yenilgim diyebilirsiniz. Herkes savaşçı bir ruha sahip değildir ve ben anlıyorum ki bu bir gereklilik değildir. Bazen sadece sana yaşattıklarını unutursun, ne deneyimlediğini, neler bildiğini ve öğrendiğini, hemen hemen hepsini. Çünkü bunları yaşamayı istemedin, bununla birlikte yaşlanma fikri çok korkutucuydu. Yaşlanmak demişken, insanlarla konuşurken hep onları dinlerim, tüm alıcılarımı açar ve kulaklarıma, gözlerime gelen iletileri anlamaya çalışırım. Uzunca bir zaman sonra fark ettim ki, onlar ölümü unutmuş, döngüyü kırmış gibiler fakat zaman onlara yol gösteriyor; vakitlerini harcadıklarını bedenlerinde ki o kırışıklar ve tahribatla betimlemiş. Unutmak her halükarda bahşedilmiş bu hayatları yaşanılabilir kılar; sorgulamadan edemiyorsun değil mi? Nerede yaptım bu yanlışı? Çünkü apaçık tüm acı hatıralarıyla orada duruyorlar, beynimde ki bir kıymık gibi ne zaman hareket etsem acısıyla var olduğunu hatırlatıyor.
Kader benim gölgemdir. Daha ben bile olamayan bir şeye inanmamı beklemeyin. Gerçekleşmekte olan, senin yokluğunda kendi adına karar veren bir gölge, umarım bana yakışır bir ölüm seçmiştir. Çünkü yaşarken verdiği her karar kendimden uzaklaşmamı sağladı; ben olduğum bir ölümü tercih ederim, her ne kadar bu limana sığ kalsam da bunu isterim. Anlamadın değil mi? İnsan güçsüzdür, kendi ölümünü bile satmaya çalışır. Belki de yaptığı tercihleri, hayatını, yüzünde ki kıvrımlarla ortaya çıkan gülümsemesini bile kader dediği kötülüğe satmıştır. Kızgınsın biliyorum, kalbin kırık hissediyorum. Uzak doğuda yaşayan bir guru insanların kaderini görebildiğiyle ilgili yaşadığı bölgede söylentilere sebep olmuş. Bu yaşlı guruyu görebilmek için ülkenin dört bir yanından ziyaretçiler geliyormuş, onu ziyaret eden insanların yüzlerinden şaşkınlıklarını gizleyemedikleri apaçık belliymiş. Bir gün bunları duyan bilge bir adam onu ziyarete gitmiş ve yaşadığı yerin içine girmiş. Guruyla karşılaşınca oda şaşkınlığa uğramış, sıradan bir adama benziyormuş; halbuki peygamber kadar kudretli olduğunu düşündüğü bu guru onun beklediği gösterişi görsel olarak tatmin etmemiş. Sen şu herkesin bahsettiği, insanların kaderini söyleyen, kudretli guru değil misin demiş? Guru aşağı doğru bakan yüzünü ona çevirmiş ve yanına oturmasını istemiş. Adama doğru elini uzatmış ve üstüne elini koymasını istemiş, gözleri kendi elinde olan adamın gözlerinin içine bakıp ona kaderiyle ilgili olan her şeyi anlatmış ve adam şaşkın bir ifadeyle akan yaşlarını tutamamış, sormuş ona: Nasıl? Guru bu bilge adama doğru dönerek cevap vermiş; insan kendi ellerinde görür kaderini, ben ise onun gözünde görürüm ellerini; önemli olan ne ellerdir, ne de kaderdir. Sadece kendine biçtiğin ve hak ettiğin hayatı yaşarsın.