Artık çok daha iyi anlıyorum onu. Yani yaşamı tanıyorum, en acısı da bu. Biliyorum hüzün mutluluktan daha güçlü bir duygudur. Elleri kıpırdayan her insan sevincinden hemen hüznünü anlatır. İnsana daha yakındır çünkü bu duygu. Bazen umursamıyorum, deli bir dalga alıp götürüyor beni düşüncelerde buluyorum kendimi. Fark ettiğimde sadece yazıyor oluyorum, bazen en iyileri sadece kendime yazıyorum; biliyorum sadece ben anlarım, çok küstahça bir davranış. Şunu öğrendim ki bugün kendime yazmayacaksam yarın hissetlerimi nasıl anlatırım. Sözler verildi, insanlar unutuldu, gün ağarmasına ne kadar kaldı? Yeni bir günle mi başlayacaksın, yoksa geceye ağaran güneşin ilk ışığında da devam mı edeceksin işte benim kaotik dünyam. İnsanın yaşamı anlaması, kendini anlamasından sonra gelir. Bu düşüncenin doğal bir kendini bulma formülüdür. Kapıların hiçbiri ardı ardına açılmaz, tek tek çalacaksın hepsini. Bazıları uzunca bekletir, kapıyı çaldığından bile emin olamadığın ve korkundan tekrar çalmak istemeyeceğin bir bekleyiş, bu kadar uzun. Artık anlıyorum, bu eski bir veda mektubu, hançeri çıkarmak istersin ama o tampon görevi görüyordur, çıkarmak hayatına mal olabilir. Beynime saplanan bu hançeri yavaşça çekiyorum, her şeyin farkındayım. Bu döngüyü kırmak ve beni yaşatan şeyle savaşmaktan başka çarem yok. Hangi insan kendi ölümü için savaşır? Yavaşça çektikten sonra hiç var olmamış olmayı dilemekten başka hiç bir isteğim yok, yaşam götürdükleriyle büyük bir sanrıdır. Bir anda fark ediyorum ki, her şey devam ediyor hançeri çektikten sonra bile. Bu güne kadar beni yaşatan ne o hançerdi ne de dilemiş olduğum ölüm. Ölüm bir insanı nasıl yaşatabilir? Ölüm bir anıdır, hatırlamış olmayı dilediğimiz bir anı. Artık hatırlıyorum kendisini, bana sonsuz bir karanlıkta yaşamı verdi. Onun verdiği
Yaşamdan uzak kalmayı sevmiyorum ama onu daha iyi anlayabilmek için gerekli olduğunu düşünüyorum. Bir ressam bulduğu harika manzarayı resmedebilmek için ondan uzaklaşma isteği duyar, daha ırak ve daha önce göremediği her güzelliğiyle neye baktığını bilmek ister, bir tepeden onu izlerken. Ama hayatı anlayabilmek, bir ressamın harika manzarasını zihninde canlandırabilmesi için görmesinden çok daha bulanıktır. Çünkü hayat tekil değildir, ona kimin ve nereden baktığı tüm manzarayı hiç olmadığı kadar değiştirir. Kendine soruyorsun değil mi? Benim gördüğümden ötesi, beni ne ilgilendirir? Kendi hayatımın anlamını resmedebilmek beni hiç olmadığı kadar uzun yaşatır, bu uzun ömür demektir, bilinçli bir kemirgenin son akşam yemeği. Sana katılıyorum, eğer bu sözleri sen söylemiş olsaydın sana üzülürdüm. Bir şeyleri aramak, kendini gerçekleştirmek bitmek bilmeyen bir serüvendir; bu yüzden bedel, senin bu düşünceyi var edip hayata uzak kalmana yol açar. Bilirsin insanı kan çeker, onu var edip yok edebilecek her şeyin, özünde kendisinde olmasını ister, nasıl bir yol göstereceğini bilmek ister, anlayarak yaşlanmak ve bunları bilerek ölmek; tuvalinde ki beyaza tüm o fırça darbeleriyle kendi portresini yapmak, daha önce göremediği her güzelliğiyle görmek ister.
Bilgeliğin insanın kendi ahlakı olduğuna inanıyorum. Ahlak insanın bir düzene yaklaşımıdır, kurulu bir düzen yok ise bile bunu oluşturabilecek yeterli perspektif burada saklıdır. Bilgelik ile ahlak arasında bir dolanıklık mevcuttur; insanın kendi kuantum yasası, gözlemlenebilir ama ölçülmesi muhtemel değildir.