Normalde kitapları bir okuyuşta bitirme gibi bir huyum yoktur sindire sindire okumak tercihimdir. Genelde beğendiğim satırları defalarca okuduğum için bir kerede bitirmek korkutur beni. Ta ki bu kitabı okuyana dek... Ama suç benim değildi; bu kitap kitap değil buna eminim belki de bir silahtır ve öyle bir silah ki elinden kurtulan olamaz insanı beyninin ortasından vurabilir. Bedeninize tek bir darbe almadan ruhunuzu delik deşik edebilir. Dostoyevski bu kitap ile ne yapmaya çalışmış bilmiyorum bunu gerçekten bilmek de istemiyorum çünkü bir insan zihninin ürünü olamaz bu kitap. Yaşanan gerilim heyecan duygular bu kadar ekstrem bir noktada yasanamaz yaşanırsa bile nasıl bir kalem bunu bu şekilde bizlere hissettirir. Bir adamın başından geçen sıradan olaylar nasil bize böyle derinden hissettirilir. Anliyordum elbetteki herşeyi ancak anlam veremiyordum. Insan bütün yaşamını bırakıp sadece Dostoyevski'yi yaşamalı tabi buna cesareti varsa benim yok açıkçası. Bu kitaptan sonra Stefan Zweig'in Dostoyevski'ye olan hayranlığını bir kez daha anlamıştım. Ona göre "bütün insanlığın son sınırı Dostoyevski değilse hiç kimsedir" çünkü.
Ah! Siddhartha. Hiçbir kitap kahramanını bu denli içselleştirip duygularıma karışmasını izlememistim. Sanırım aşık olmuştum Ona. Beni istediği gibi ağlatabilirdi dağıtabilirdi her an çekip gidebilirdi. Öylesine dik başlı ve hirsliydi. Merakı ve öğrenmeye olan açlığı büyüleyiciydi. Sevgisi yok mu insanın başını döndürüyordu. Bilginin peşinden koşarken karşılaştığı olaylar üstün bir zeka ile bilginin ta kendisi haline gelmesi... Naif bir kitap felsefe belki de hiç bu kadar nazik ve sevgi dolu islenmemisti. Felsefi birçok soruyla karşılaşıp olayların akışına kendinizi bıraktığınız anda felsefeyi unutabilirsiniz. Okullarda okutulması gereken kitapların başında gelmelidir. Net.