Şeyh Galip’in "Gah kar yağıyordu, gâh karanlık." sözü bu kitabın epigraflarından biri değil sadece, kitabın özeti. Adı gibi kara, kasvetli bir roman bu, en çok da karlı. Batılı panjurların arasından alaturka bahçemiz İstanbul’un üstüne yağan karları seyrediyoruz uzun uzun. Şehrimiz hınca hınç dolmamış daha. Tramvaylar kağnı hızında gidiyor. Güzelim ceviz ve kestane ağaçları da nüfusa dahil. Singer dikiş makinelerinin tıkırtısı geliyor kulağımıza. Sonra o karlar erirken kendiyle birlikte bir şeyleri de sürükleyip götürmeye başlıyor. Avrupalılaşma, her şey gibi geç ve çarpık gelen kapitalizmin unutturduğu, silikleştirdiği hikayelerimiz giriyor işin içine. Bedii ustanın bize benzediği için camekanlarda yer bulamayan mankenlerini sahneye çıkarıyor Pamuk. Onların, yani bizim yüzlerimizin gizli şiirine, bakışlarımızın korkunç esrarına bakmaya çalışıyor roman boyunca.
Bu roman biraz İstanbul, biraz da Galip. Kapanan bir devir ve o devrin kendine bir kimlik bulmaya çalışan insanı. Galip’in İstanbul’da ve kendinde kayboluşu, ama en çok da arayışı bu kitap. Yazarın dediği gibi belki biraz da İranlı şair Feridüddin-i Attar'ın şiirindeki kayıp padişahları Simurg'u arayan bir kuş sürüsünün yaptığı yolculuğa benziyor, hani şu en sonunda aradıkları şeyi kendi içlerinde bulan.
Mevlana’dan Şems’e, Proust’tan Albertine’e, kuşlardan Simurg’a, Galip’ten Rüya’ya, insandan kendisine sorulan ve her seferinde cevabı bir sisin içinde kaybolan bir sorunun romanı bu: "Ne kadar zaman arayacağım seni ev ev, kapı kapı? Ne kadar zaman köşeden köşeye, sokak sokak?"
Hepimiz onu arıyoruz. “Hepimiz O’nu bekliyoruz.” Avuç içlerimizde mor halkalar bırakan pazar fileleri gibi taşıyoruz hayatı ve filenin yırtıklarından düşenleri ardımız sıra bırakıp, neydi o, kaçırdığım hayat parçacığı nerede, diye