Önde gelen bir psikiyatr olmasının yanı sıra, istemsiz de olsa alanı ile ilgili deneysel gözlem yapabileceği korkunç bir ortama "Auschwitz" toplama kampına düşen bu adam hayata hangi koşullarda olursanız olun nasıl tutunabileceğinizi anlatıyor. Üçüncü Viyana okulu kurucusu olması benim açımdan ona ayrı bir saygı duymamı sağladı. Hayatın size kast ettiğini, haksızlıklarını sizin üzerinize yıktığını düşünüyorsanız, Frankl'ın hikayesini bir okuyun derim.
Kitabın ilk 50 sayfası hikayenin alt yapısını oluştururken biraz yavaş akıyor fakat son sayfaya geldiğinizde bunca karakterle yaşadığınız, onlara ortak olduğunuz serüven bitiveriyor ve bir burukluk yaşıyorsunuz. Bu denli ortak olduğum, karakterler ile beraber sevinip beraber üzüldüğüm çok keyifli bir kitaptı.
Antikitede böylesi yaklaşımlara sahip olan biri ile tanışmak keyif vericiydi. Hem hükümdar olup hem filozof olan Marcus ile yaptığım monolog, üzerinden 2000 yıl geçse bile tatmin ediciydi.
1930 gibi eski bir tarihte böylesi bir öngörüye sahip olan bir yazarı okumak keyifliydi. Genel anlamıyla bakacak olursak bir 1984 kadar çarpıcı değil fakat distopya, ütopya okumayı sevenlere tavsiye ederim. Son bir not olarak eğer 1984'ü okumadıysanız önce Cesur Yeni Dünyayı sonra 1984'ü okumanızı tavsiye ederim.
Cengiz Aytmatov baskıcı rejimler altında yaşamanın harika örneklemesini 2 farklı birbirine paralel gitmeyen ama benzer içeriği taşıyan hikaye ile aktarıyor. Şimdi SSCB zamanında toplumun nasıl bir baskıya maruz kaldığını daha iyi görebiliyorum. Çok uzun olmadığı halde fikri güzel işlemiş satırlarına. Okuruna keyifler dilerim.