”Ama yine de, o güne kadar öyle lezzetli ekmek yemediğimi söyleyebilirim. Bu, oğlumun nasırlı ellerinden çıkan ekmekti. Tarlayı süren, buğdayı yetiştiren, hasadı kaldıran, tarlada çalışan insanlarımızın, halkımızın ekmeğiydi. Kutsal ekmek! Oğlumla övünüyor, çok büyük bir gurur duyuyordum. Ama bunu kimse bilmiyordu. İşte o anda anladım ki bir ananın mutluluğu milletin mutluluğundan doğuyor, aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Çektiğim bütün acılara, hayatın bana indirdiği korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyi. Ne olursa olsun milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum... “
“ Gerçek mutluluk, yavaş yavaş, azar azar gelir ve bu bizim hayata bakış açımızla, çevremizle, çevremizdekilere karşı davranışımızla doğrudan doğruya ilgili ve orantılıdır. Mutluluk, birbirini tamamlayan ufak tefek şeylerin birikmesinden doğuyor. “
“ Toprak ve su insanlar arasında eşit olarak paylaştırılınca, kendi tarlamız olunca, kendi tarlamızı sürüp eker, kendi ürünümüzü kaldırınca , biz de mutlu olacağız. İnsanın çok büyük bir mutluluğa ihtiyacı yoktur Tolgonay. Bir çiftçi için mutluluk kendi tarlasını sürüp ekmek ve ürün almaktır. “
Romanı bu denli etkileyici kılan şey, ne yazık ki on binlerce örneğinin an itibariyle yaşandığını bilmek ! İşte bu gerçeklik boğazınızda koca bir düğümle bırakıyor sizi...
ve bir kez daha utandım , sadece ama sadece insan olmaktan!
İnsan olmaya mı çalışmalı , yoksa insanlıktan çıkmaya mı ? İşte onu henüz bilemedim...