Zira öykü türü düz yazı olmasına rağmen romana değil, şiire daha yakındır. Bu anlamda postmodern şiirden bahsedemeyeceğimiz gibi postmodern öyküden de bahsedemeyiz.
Mike Featherstone'a göre postmodernizm standartlaşmış sanata, müzelere, beğenisi ve sınırları belirlenmiş olan sınırlı nesnelere olan tepkidir. Amacı gündelik hayat ve sanat arasındaki engelleri kaldırıp; sanatın müzedeki üst-nesne algısını sonlandırmaktadır.
Fakat son yıllarda postmodern öykü diye adlandırılan öykülerin neredeyse bir çoğu ileri teknolojinin sonuçlarını merkeze alan, sanal gerçeklik temalı öyküler olduğunu görüyoruz. Peki postmodernizme dair bir literatürümüzün oluşup oluşmadığından bahsedemezken, ona tematik bir anlam atfetmek ne kadar doğru? Ya da diğer bir yandan, postmodern diye adlandırılan öykülerdeki fantastik unsurlar göze çarpıyor. Fantastik motifleri postmodern olarak atfedip konforlu bir alana sığınmak ne kadar doğru?
Modernizm bir dekor üretme, var olandan bir şey üretip onu (biraz da Platoncu bakış açısıyla taklit ederek) bir bakıma uygun, kullanışlı bir hale getirme uğraşındadır. Pekala hakikat de bu noktada bir forma dökülebilir. Hakikat sırtını çevirebileceğin bir duvar değildir. Fakat postmodernizme geçtiğimizde bu hakikatten neredeyse bahsedemediğimizi görürüz.
Derginin bu sayısı da bundan önceki sayısı kadar hem kafada ışık yaktıran hem de aralarında kötülerini barındırmakla birlikte iyi öykülerin yer aldığı bir sayı olmuş. Eleştiri kısımları, postmodernizmin hem sanata hem de edebiyata nasıl tesir ettiği üzerine gayet iyi nüanslarla aktarılmış. Özellikle Nuray Yüksel ve Secaattin Tural'ın eleştiri yazıları mutlak manada okunması elzem yazılar olmuş.
Beğendiğim öyküleri sıralayacak olursam şu öyküleri baş sıraya koyarım: Takip, Ristretto, Pinokyo'nun Kalbi, Paltosu Mavi Kadın.