Doom 2099 #1 – Chip Zdarsky
Bu hikâye, klasik 1993 tarihli Doom 2099 serisinin doğrudan devamı değildir. Chip Zdarsky, eski seriye saygı duruşunda bulunurken yeni bir 2099 geleceği yaratır. Hikâyenin merkezindeki soru şudur: "Doom gerçekten Victor Von Doom mu?"
2099 yılında dünya harap olmuş durumdadır. Büyük şirketler ve yozlaşmış yönetimler insanların hayatlarını kontrol etmektedir. "The Ravage" adı verilen çorak bölgelerde insanlar yoksulluk içinde yaşamaktadır. Hikâye, yüzü ağır şekilde yanmış ve ölümün eşiğinde bulunan gizemli bir adamın çölde bulunmasıyla başlar. Bir grup Thorite (Thor'a tapan dini topluluk) onu kurtarır. Aralarında Franz adlı küçük bir çocuk da vardır.
Adam uyandığında kim olduğunu hatırlamaz. Ancak kısa sürede olağanüstü bir zekâya sahip olduğu anlaşılır. Hurda teknolojilerden gelişmiş cihazlar üretmeye başlar. Çevresindeki insanlar onun sıradan biri olmadığını fark eder. O da kendisinin kim olduğunu araştırırken yavaş yavaş tek bir sonuca ulaşır:
O, Doctor Doom'dur.
En azından buna inanır. Eski kayıtları inceler, Doom'un tarihini öğrenir ve kaderinin insanlığı kurtarmak olduğuna karar verir. Bunun üzerine kendine yeni bir zırh yapar ve Doom kimliğini benimser.
Hikâyenin ilerleyen bölümlerinde Reed Richards'ın dijital bir kopyasıyla karşılaşır. Reed ona sürekli meydan okur. Reed'e göre bu adam gerçek Doom değildir; yalnızca Doom olmayı isteyen bir taklitçidir. Buna karşılık yeni Doom, kimliğin kan bağıyla değil iradeyle oluştuğunu savunur. Eğer Doom'un zekâsına, kararlılığına ve amacına sahipse, o zaman Doom olduğunu söyler.
Bu sırada Doom, çevresindeki insanları korumaya başlar. Yağmacılarla, çetelerle ve baskıcı güçlerle mücadele eder. Tıpkı 1993'teki ilk Doom 2099 hikâyesinde olduğu gibi, çökmüş bir dünyada sıfırdan yükselen bir lider
Heyet V , serinin önceki kitaplarında olduğu gibi devlet, istihbarat, özel kuvvetler ve “derin devlet” kavramları etrafında ilerleyen bir kurgu-araştırma karışımı eser olarak sunuluyor. Kitabın alt başlığı “Devletin Künyesiz Evlatları”dır ve özellikle bordo bereliler, istihbarat görevlileri ve devlet adına görünmeden çalışan unsurlar üzerine yoğunlaşır.
Kitapta anlatım yine “usta”, “dayı”, “fakülteli” gibi karakterlerin sohbetleri üzerinden ilerler. Bu karakterler okuyucuya devlet mekanizmasının görünmeyen taraflarını, operasyonları ve geçmişten günümüze uzanan gizli mücadeleleri aktarırlar. Anlatılan olaylar çoğu zaman resmi tarihin veya kamuoyunun bildiği versiyonların ötesinde yorumlanır. Yazarın temel tezi, devletlerin görünen yönlerinin dışında çok daha derin ve uzun vadeli planlar yapan bir aklın bulunduğudur.
Eserin ilk bölümlerinde özel kuvvetlerin oluşumu, eğitim süreçleri ve operasyon mantığı ele alınır. Halk arasında bordo bereliler olarak bilinen askerlerin yalnızca savaşan birlikler olmadığı, gerektiğinde psikolojik harp, istihbarat ve gizli görevlerde de rol oynadıkları anlatılır. Kitap, farklı ülkelerin özel kuvvetlerinden de örnekler vererek Türk özel kuvvetlerinin tarihsel gelişimini açıklamaya çalışır.
İlerleyen bölümlerde istihbarat dünyasına geçilir. Burada devletlerin yalnızca ordularla değil, bilgi toplama ve yönlendirme faaliyetleriyle de savaştıkları fikri işlenir. MİT, CIA, çeşitli gizli servisler ve uluslararası güç odakları üzerinden örnekler verilir. Casusluk faaliyetleri, çift taraflı ajanlar ve devletlerin perde arkasında yürüttüğü operasyonlar kitabın önemli temalarından biridir.
Kitabın dikkat çeken kısımlarından biri de “Siyah Sancak” ve çeşitli gizli semboller üzerine yapılan yorumlardır. Yazar, tarih boyunca bazı sembollerin
Sıfıra Doğru , Agatha Christie ’nin psikolojik gerilimle klasik polisiyeyi birleştirdiği en karanlık romanlarından biridir. Kitap, yalnızca “katil kim?” sorusuna değil, insan ilişkilerindeki kırılmalara, kıskançlığa ve bastırılmış nefrete de odaklanır. Christie bu romanda cinayetten çok, cinayete götüren süreci anlatır. Başlıktaki “sıfıra doğru” ifadesi de tam olarak bunu simgeler: İnsanların yavaş yavaş kaçınılmaz bir felakete sürüklenmesi.
Romanın merkezinde ünlü tenisçi Nevile Strange vardır. Nevile yakışıklı, başarılı ve çevresindeki insanlar üzerinde güçlü bir etkiye sahip biridir. Bir zamanlar Audrey ile evlidir fakat evlilikleri sona ermiştir. Daha sonra genç ve çekici Kay ile evlenmiştir. Nevile’ın eski eşi Audrey oldukça içine kapanık, kırılgan ve duygusal bir kadındır. Hikâye, Nevile’ın tuhaf bir karar almasıyla başlar: Yeni karısı Kay ile birlikte, eski eşi Audrey’in de bulunduğu Gull’s Point adlı sahil malikânesine tatile gitmek ister. Malikânenin sahibi yaşlı Lady Tressilian’dır. Bu durum daha en baştan büyük bir gerilim yaratır çünkü aynı evde eski eş, yeni eş ve arada kalmış bir adam bulunmaktadır.
Gull’s Point’e gelen misafirler arasında Thomas Royde, Mary Aldin, Ted Latimer ve başka karakterler de vardır. Özellikle Thomas Royde’un Audrey’e karşı hisleri önemlidir. Audrey sessiz görünse de iç dünyasında yoğun bir acı taşımaktadır. Kay ise gençliğinin verdiği özgüvenle Audrey’i küçümser gibi davranır. Evde görünürde sakin ama alttan alta büyüyen bir psikolojik savaş vardır.
Christie roman boyunca cinayeti geri plana iter. Asıl mesele karakterlerin ruhsal durumlarıdır. Evdeki herkes geçmişin yükünü taşımaktadır. Nevile’ın hâlâ Audrey üzerinde etkisi olduğu hissedilir. Audrey ise Nevile’dan tamamen kopamamıştır. Kay bunu sezdiği için huzursuzdur. Sürekli laf
Kurtlar İmparatorluğu , Fransız yazar Jean-Christophe Grangé ’nin en karanlık ve psikolojik romanlarından biridir. Hikâye, Paris’in sisli ve tekinsiz sokaklarında başlayıp Türkiye’ye kadar uzanan büyük bir komplonun içine girer. Polisiye, psikolojik gerilim, kimlik krizi ve politik şiddet aynı anda işlenir.
Romanın Başlangıcı
Kitap iki ayrı hikâye üzerinden ilerler.
İlk hikâyede Anna Heymes adında genç bir kadın vardır. Anna dışarıdan bakıldığında zengin, sakin ve kusursuz bir hayat yaşayan biridir. Ancak zamanla insan yüzlerini tanımakta zorlandığını fark eder. Kocasının yüzü bile ona yabancı gelmeye başlar. Hafızasında boşluklar vardır; sanki geçmişi silinmiş gibidir. Geceleri korkular, kabuslar ve kim olduğunu bilememe hissiyle yaşar. Anna’nın bölümleri romanın psikolojik tarafını oluşturur.
İkinci hikâyede ise genç polis Paul Nerteaux vardır. Paris’te Türk göçmenlerin yaşadığı bölgede vahşi kadın cinayetleri işlenmektedir. Kurbanların ortak noktası Türk kökenli olmalarıdır. Cinayetler son derece acımasızdır ve polis olayların sıradan bir seri katilin işi olmadığını anlamaya başlar.
Paul bu soruşturmada yalnız kalınca eski polis Jean-Louis Schiffer’den yardım ister. Schiffer kaba, sert, alkolik ve kuralları umursamayan biridir ama Paris’in suç dünyasını çok iyi tanır. Romanın en unutulmaz karakterlerinden biri odur.
Türk Mahallesi ve Karanlık Atmosfer
Araştırma ilerledikçe Paris’in “Küçük Türkiye” diye anılan bölgelerine girilir. Yazar burada göçmen hayatını, mafya ilişkilerini, milliyetçi örgütleri ve yeraltı dünyasını anlatır. Uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti ve siyasi örgütlenmeler cinayetlerin arkasındaki büyük ağın parçalarıdır.
Paul ve Schiffer olayları araştırdıkça “Bozkurtlar” adı verilen aşırı milliyetçi ve şiddet yanlısı bir yapılanmanın izine ulaşırlar. Roman burada
Soner Yalçın ’ın “ Siz Kimi Kandırıyorsunuz! ” kitabı, Türkiye’nin yakın siyasi tarihini resmi anlatıların dışından okumaya çalışan araştırma-inceleme türünde bir eserdir. Kitap, Osmanlı’nın son döneminden başlayıp Cumhuriyet tarihi ve 2000’li yılların siyasetine kadar uzanan geniş bir çerçevede; darbeler, tarikatlar, milliyetçi hareketler, istihbarat örgütleri ve siyasi dönüşümler üzerine yoğunlaşır. Yazarın temel amacı, “bugün yaşananların geçmişteki benzer olaylarla bağlantılı olduğunu” göstermektir.
Kitap, kronolojik bir tarih anlatısından çok; birbirine bağlanan olaylar, kişiler ve ideolojik dönüşümler üzerinden ilerler. Soner Yalçın’a göre Türkiye’de siyaset sürekli değişiyor gibi görünse de aslında birçok yapı, geçmişten gelen alışkanlıklarını koruyor. Bu yüzden kitap boyunca sık sık “tarih tekerrür ediyor” düşüncesi vurgulanır.
Eserin önemli bölümlerinden biri, Osmanlı’daki iktidar mücadeleleri ile Cumhuriyet dönemindeki siyasi krizler arasındaki benzerliklere ayrılmıştır. Özellikle Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesi ile modern dönemde ekonomik krizler sonrası yaşanan siyasi kırılmalar arasında paralellik kuruluyor. Yazar burada darbelerin yalnızca askeri meseleler olmadığını, ekonomik ve uluslararası dengelerle de ilişkili olduğunu savunur.
Kitapta geniş yer tutan başka bir konu ise milliyetçi hareketlerin dönüşümüdür. Soner Yalçın, özellikle Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nden MHP’ye uzanan çizgide yaşanan ideolojik değişimi inceler. Nihal Atsız ile Alparslan Türkeş arasındaki ayrılığı sadece kişisel bir çatışma olarak değil, Türk milliyetçiliğinin yön değiştirmesi olarak yorumlar. Yazara göre hareket, zamanla daha fazla dini motif kullanmaya başlamış ve bu değişim sonraki yıllarda siyasetin önemli bir parçası olmuştur.
Tarikatlar ve dini yapılar da kitabın merkezindeki