Eckhart Tolle’nin anlattığı kavramlara yabancı değilim. Ego dediğinde neyi kastettiğini, farkındalıkla neyin hedeflendiğini, acı bedenin nasıl devreye girdiğini zihinsel olarak anlayabiliyorum. Zaten uzun süredir bu alanlara ilgi duyuyorum. Yani kitabı okurken “ne diyor bu adam?” demedim. Aksine, birçok satırda içimden “evet, bunu biliyorum” dedim.
Ama ne yalan söyleyeyim, bir noktadan sonra fazla spiritüel buldum. Sanki ayaklarım yerden kesiliyor gibiydi. Gerçekliğe temas eden düşünceler birden soyut bir bilinç okyanusunda eriyip gidiyor. Tolle’nin dili bazen öyle hafif, öyle uçucu ki, düşünceye değil inanca yaslanmak zorunda kalıyorsun. Oysa ben, sezgiye değer versem de, bir fikri yere bastırmadan ona kendimi bırakamıyorum.
Kitabın en güçlü tarafı belki de aynı zamanda en zayıf yönü: Sessizliği kutsuyor ama açıklamaktan çekiniyor. Her şeyin cevabı “şimdi”de gibi sunuluyor. Bu güzel bir fikir, evet. Ama hayat, sadece bir şimdiden ibaret değil. Geçmişin tortusu, geleceğin baskısı var. Bunları sadece fark ederek aşmak... bana biraz fazla sade geldi. Belki de bu sadelikte bir derinlik var, ama ben o derinliğe ulaşmakta zorlandım.