Eserin psikolojik yönü özellikle Selim’in hapishane deneyimiyle belirginleşir. İşkence ve baskı, onun kimliğini ve benliğini sorgulamasına neden olur. “Ben kimim?” sorusu, insanın otoriter bir düzende yok sayılma duygusunu simgeler. Selim’in baskı altında ailesini ele vermesi ise onda derin bir vicdan azabı ve suçluluk yaratır. Bu durum, bireyin kendi iç çatışmasını ve vicdanıyla mücadelesini gözler önüne serer. Tüm bu karanlık koşullar içinde Selim ve Leyla’nın mektupları, umudu ve yaşam sevincini koruma çabasının sembolü haline gelir. Bekleyiş, roman boyunca bir teslimiyet değil, aksine yaşama tutunmanın ve direnmenin bir ifadesidir.
Diğer yandan devletin halk üzerinde yarattığı korku iklimi, insanların sessizleşmesine yol açar. Toplumun büyük bir kısmının devletin kutsallığına inanması, baskıcı düzenin sürmesini kolaylaştırır. Bunun yanında, aydınların ve muhaliflerin susturulması, özgür düşüncenin nasıl bastırıldığını gösterir. Ancak tüm bu baskılara rağmen, roman dayanışmanın gücünü de öne çıkarır. Hapishanedeki mahkumların birbirine destek olması ve Selim ile Leyla’nın sevgilerinin onları ayakta tutması, insanların zorlu koşullarda ancak birlik ve sevgiyle var olabileceğini kanıtlar. Aslında 60 darbesinden yaşanan olay o zaman mı yoksa bu zaman mı yaşanıyor bilmez zor. Bu kitap bireyin kimliğini ve umudunu koruma mücadelesiyle, toplumun baskı ve korku içindeki durumunu bir araya getirir. Livaneli, bu romanında hem insan ruhunun direncini hem de dayanışma ve sevginin özgürlük kadar yaşamsal olduğunu güçlü bir biçimde vurgulamıştır.