İçinde, hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış, fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenek olduğunu acı acı seziyordu. İçi yanarak anlıyordu ki onda gömülü kalmış iyi ve güzel bir şeyler vardı; belki çoktan ölmüş ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmalıydı. Ama öyle derinlerde kalmış, üzerine öyle pislikler yığılmıştı ki... Sanki dünyanın ve hayatın ona verdiği nimetleri birisi çalmış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp bırakmıştı. Sanki bir güç onu hayat meydanına atılmaktan, iradesini ve zekâsını alabildiğine açılıp harcanmaktan alıkoyuyordu. Sanki gizli bir düşman daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmıştı...
Gururla şöyle dedi: "Martin Eden, sen çamurun içinden böyle çıktın işte.Gözlerini muhteşem bir parlaklığın içinde yıkadın , omuzlarını yıldızlara verdin , hayat ne yapıyorsa , sen de onu yaptın , ' içindeki maymunu ve kaplanı öldürdün ' ve en büyük güçlerden en büyük mirası aldın. "
Varoluş ağzında hoş bir tat bırakmıyordu.Bu zamana kadar varoluşu kabullenmiş, matah bir şeymiş gibi mutlu mesut yaşamıştı onunla.Kitap okuduğu zamanlar dışında hiç sorgulamamıstı bile ; ama öte yandan , onlar yalnızca kitaptı işte, daha adil ve imkansiz bir dünyanın peri masallarıydılar.