İnsanlar ne derse desin, ne yaparsa yapsın, ben iyiliğe mahkûmum. Tıpkı zümrüt yeşilinin, altın renginin ya da morun hep söylediği gibi: "Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın, kendim olup gerçek renklerimi göstermek zorundayım."
"Sizden biriniz, ben kendisine babasından, çocuğundan ve tüm insanlardan daha sevimli olmadıkça (tam bir şekilde) iman etmiş olamaz." (Sahih-i Buhari, Tecrid-i Sarih,15)
Dert olmayan dertler (!) Çoğunlukla yorar zihnimizi. Bu konuda İbni Haldun'un çok güzel bir tespiti vardır; " Bazen az miktarda şer olmadan çok miktarda hayrın varlığı tam olarak anlaşılmaz" der.
Acaba peşinde olduğumuz şey, sadece bilgi mi, hikmet mi, düşünce mi; yoksa işin içinde kitabın nesnesine yönelmiş bir “koleksiyonculuk” hastalığı da mı var? Hatta bu koleksiyonculuk hastalığı, bilme iştiyakının da mı önüne geçmiş?
Tasavvuf inancında mecazi ve hakiki diye nitelendirilen iki çeşit aşk vardır. Mecazi aşk, insanlara duyulan geçici aşktır. Gerçek aşk ise Tanrı'ya duyulan ebedî aşktır. İnsan, insana duyduğu aşkla, aşk kavramını öğrenir, gerçek aşka (ilahi aşk), bu yoldan geçerek, olgunlaşarak ulaşır.