Sevdiğimiz bir kadın konuşması, tehlikeli bir yeraltı suyunu örten toprağa benzer; kelimelerin ardından her an görünmez bir tabakanın varlığını, içten içe soğukluğunu hissederiz; yer yer sinsi sızıntısını fark ederiz, ama kendisi hep gizli kalır.
Şüphesiz, kaderin daima bizden esirgediği sevilmenin hoşluğu hakkında herkes yalan söyler, ama biz kendisini sevmediğimiz halde bizi seven kişinin gözümüze çekilmez biri olarak görünmesi, etki alanı katiyen charlus'lerle sınırlı olmayan genel bir kuraldır. Bizi seviyor diye değil, bize musallat oluyor diye tanımladığımız bir kişiye, bir kadına, onun cazibesine de, sevimliliğine de, zekasına da sahip olmayan herhangi birinin arkadaşlığını tercih ederiz.
Söz konusu kadın, bizim gözümüzde bu özelliklerini ancak bizi sevmekten vazgeçtikten sonra kavuşabilir.
Zira hafızanın bulanıklığıyla Gönül tutuklukları da birleşir. Şüphesiz, bütün içsel varlığımızın, geçmiş mutluluklarımızın ve acılarımızın sürekli mülkiyetimizde olduğunu zannetmemizin sebebi, maneviyatımıza içinde barındıran bir vazoya benzettiğimiz bedenimizin mevcudiyetidir.
Sosyetede, hiçbir müdahaleye tahammül edemeyen monologculardı ikisi de. Ünlü bir sonraki ifade ile hastalığın çaresi olmadığını derhal anlayıp, susmaya değil de, her biri, ötekinin ne dediğiyle ilgilenmeden konuşmaya karar vermişlerdi.