Orhan Pamuk sıkıntılı bir yazar, takıntılı bir yazını var. Uzun uzun çok uzun okumalarının sonucunda olay örgüsüne buladığı bir kitapla yine karşımızda. Onlarca tarihi eşyayı, olayı ve ölümü harmanlayarak kendi tarih yazımını oluşturmuş. Vebayı eline alıp istediğini öldürmüş, istemediğini öldürtmüş. İnsanları adaya hapsetmiş bazılarının sesi, hisi, nefesi olmuş. Olmayan Minger adasında varolmayan Arkaz sokaklarında kendine bir PUPG alanı yaratmış. Gerçek tarih diye birşey olmadığını, tarih akarken olanların sonradan nasıl resmedilebileceğini anlatmak için dar alanda kısa zamanda hızlı değişimler gerçekleştirmiş. Geleceği değil geçmişi kurgulamış. Minger adasındaki fantezi alemi dışındaki tüm tarihi karakterler gerçek ve dahi olaylar makul. Minger’e gelince ben Kale’deki zindanı hissedemedim, Zeynep/Kamil aşkını duyamadım. Kamil’de basiret ve şecaat, Vali’de dirayet, Eşkiyada cesaret, Mümtazda hıyanet algılayamadım. Virüsün nasıl yayıldığını da tam anlamadım, Rumların içerisine, kilisesine, ayinine, heyecan ve korkularına da şahit olamadım. Enteresan şekilde yine de kitabı beğendim. Neden diye sorduğumda, Orhan Pamuk’un o kadar çok eşya/olay/fotoğraf/yazı incelediğini ve bu kitaba aslında 1901 yılını resmettiğini 120 yıl önceye bakar gibi kitabı okuduğumu farkettim. Bunu anlayınca kitap hareket eden tablolar gibi geldi bana. Her sayfada landoya binmesek de, şu lizolün kokusunun ne olduğunu bilmesek de tabloları seyrede seyrede kitabı bitirdik.
Not: Sn. Pamuk kitaplarında artık okuyucuya seslenmeyin, artık kendi adınızı da anmaya başladınız, olmuyor ama cık cık cık.