Ben bir Günah keçisiyim...Okumakta ve anlamakta zorlandığım tüm kitapların, tüm yazarların keçisi...Anlamıyor ve anlamlamdıramıyorsam tek suçlusu benimdir, hiçbirine toz kondurmam. Bilge Karasu'nun Gece kitabı da günahlarıma günah katan bir kitap oldu, hoşbulduk cehennem...
.
Postmodernmiş, imgeselmiş, alegorikmiş hiç bu toplara girmiycem, kitabı bitirdikten sonra epey üzerine düşündüm, hangi tarzda hangi üslupta olursa olsun o vereceğini vermiştir de, benim alacağım var kitaptan...
.
Kitapta (sen, ben, o, biz v.s.) olmak üzere sanırım dört tane anlatıcı var, düşünün dört anlatıcı var ama anlayan yok, bi görülüp bi kaybolan, var ile yok arası, cinsiyetini bile okurken kestiremediğim düş ile gerçek arası kahramanlar var. Zaman ve mekan yok, olay hiç yok. Bu kadar var ile yok arasında kitap tam bir labirente dönüşüyor, hangi kapıdan girsem başka bir kapıda kimin fısıldadığını kestiremediğim anlatıcıya tosluyorum. Dön dolaş aynı yerdeyim, tüm devrik cümlelerin altında kalmışımda, nefes alabilmek için Gece'nin bitmesini beklemişim gibi...
.
Hadi ben neyse, okudum ve geçtim. Jack London'un Deniz Kurdu kitabının kollarına hazırladım kendimi, ya Bilge Karasu bunları yazarken nasıl bir ruh halindeydi acaba, ne kadar derinine indi yaşamanın ve varoluşunun. Kitabın sonundaki bitiş cümlesi her şeyi özetliyor aslında " Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?"...Kitapla kalın...