Gitmek gerekiyor. Aslında gitmek çok kolay, sadece düz yürümek gerek ama kaldırımdaki taşların çizgileri sürekli yön değiştiriyor, patikalar çatallanıyor ve kendimi yine bu yabancı yolda ne işim olduğunu bilmediğim yerlerde ve insanların arasında buluyorum. Şu dağdaki karlar neden hala erimedi acaba, bu insanlar neden hep aynı hızla hep aynı yere doğru koşturuyor, kim uydurdu bu rotaları? Doğmak zaten en başından beri tuhaf bir hataydı. Benim rızamı almadan bu var olma yükünü bana kim yükledi? Ellerimi bulamıyorum, parmaklarım olmayan bir kumaşın içinde kayboldu ve sokaktaki her şey bana çok büyük geliyor. Binalar gökyüzünü yutacak kadar yüksek, arabaların gürültüsü kulaklarımı doldurdu. Bir devin kurduğu labirente yanlışlıkla bırakılmış bir çocuk gibiyim ama burası benim dünyammış, öyle söylüyorlar.
Şimdi burada oturmuş soğuyan hayatı izliyorum. Rüzgâr yüzüme çarpıyor. Birazdan buradan kalkmam, o insanların arasına karışmam ve üstesinden gelmem gereken sorumluluklar yığınına doğru yürümem gerekiyor. Saatlerin, odaklanılması gereken işlerin, ciddi yüzlerin ve bitmek bilmeyen o plastik cümlelerinin üzerine doğru. Ama yürüyemiyorum ayakkabımın bağcıkları çözülmüş yerde iki küçük solucan gibi kıpırdamadan duruyor ve ben bunlarla vakit öldürüyorum. Asfaltın üzerine uzanmış iki beyaz bağcık. Ne kadar saçma ne kadar büyük bir oyalama. İnsanlar yanımdan geçip giderken ne kadar da çok kalkmak istemediğimi fark ediyorum. Oturduğum yerde oturmaya devam etmek istiyorum. Ya da varlığımın yok oluşunu diliyorum.
Oysa tam orada veya burada ya da evde odamın köşesinde, dolabın arkasındaki o karanlıkta ya da tam şu an oturduğum yerde, ceketimin astarında, soluduğum havanın o görünmez boşluğunda çok saf, bembeyaz ve kusursuz bir sessizlik bir hiçlik bekliyor. Ölüm bir yerlerde durup