Manyağın başarısızlığı sıkıştırıldığı normallikten, zaferi ise serbest bıraktığı delilikten gelir..!
Yahu bir çekilin de şu tescilli deli kendi delilik resitalini usul-ü dairesinde, kendi sahnesinde keyifle icra etsin! Nedir bu sizdeki nizamperestlik, bu neyin standardizasyon hevesi?
Sizin o her şeyi incelikle ölçen, o 'aman tadımız kaçmasın Ali Rıza Bey' kıvamındaki hesaplı kitaplı ezberleriniz, o vizeli, pasaportlu, her tarafı boyalı sınırlarınız ve o 'tek doğru' doğrularınız bizim o rengârenk, o şahsına münhasır, o fevkaladenin de fevkindeki şahane kaosumuzun yanında pek bir antika, pek bir bürokratik, pek bir acayip kalıyor doğrusu!
Yine bir geceyi daha usulca katlayıp, sabahın ceplerine sıkıştırdık çok şükür. Gece dediğin nedir ki zaten? Gündüzün taksiratını örtmeye çalışan bir beceriksiz..?
Neyse ne, bugün biraz dışarı sızmalı. Şöyle ufak bir oksijen tedariki yapıp ciğerleri tazeledikten sonra derhal ve süratle kürkçü dükkanına, yani o kutsal mekanıma, odama kapanmalı.
Zira şu fani dünyayla, o dışarıdaki lüzumsuz kalabalıkla asla ve kat’a "iletişemiyorum". İletişmek istemiyorum! İki kelimeyi yan yana getirmekten aciz güruhlar meydanlarda büyük büyük laflar ediyorlar.
Dış dünya dediğin o hengameye hiç lüzum yok. Benim iç dünyam zaten kendi kendine yeterince meşguldür, mesuttur, hatta yer yer kendi iç işlerinde muazzam bir daimi meşgulasyon sağlamaktadır! Kendi kendimin muhalefetiyim zaten, kendi içimde koalisyonlar kurup hükümetler deviriyorum bir de dışarısının gürültüsünü mü çekeceğim?
Bu aralar çok oyalanıyorum buralarda efenim. Daha fazla vakit nakitini çarçur etmeden ben perdemi kapatıyor ve bu dijital dehlizden usulca tüyüyorum.
Eylem
@Raven_paradox
·
çay demlerim sabahlarım
hem okurum hem yazarım
sabah olur ben yatarım
Sanatçı olmayı; dünyaya olan bakış açımı üretimlerimle harmanlayarak zihnimdeki tüm o parlamaları ve sönmeleri yani zihnimin o ele avuca sığmaz, değişken ritmini insanlara sunmayı isterdim. Sadece görüneni değil o görüntünün bende bıraktığı tortuyu, kelimelerin bittiği yerde başlayan sessizliği ve ruhumun kuytu köşelerinde biriken renkleri gün ışığına çıkarmayı isterdim.
Yazarak, çizerek, çekerek, çalarak, üreterek ve her an kendimi yeniden yaratarak varlığımı sanatla anlamlandırdığım bir yaşamın kıyısında yaşlanmak isterdim. Zamanın akışını sadece takvimlerle değil, biten bir defterin sayfalarıyla veya kurumuş bir boya lekesiyle ölçmek; dünyayla olan derdimi kalemle fırçanın ucunda eritmek belki de büyük bir teselli olurdu. Masamın üzerindeki dağınıklığın zihnimdeki fırtınanın bir haritası olduğunu bilmek isterdim. Hiç bitmeyecek bir arayışın içinde, kendi iç dünyamın mimarı olarak, yarattığım her şeyde biraz daha eksilip aslında biraz daha çoğalacağım o sonsuz döngüde kaybolmak isterdim.
Abi siz ne yiyip ne içiyorsunuz da böyle şeyler yaratabiliyorsunuz? Beynim almıyor.
youtu.be/9CEsoEfzKfI?si=...
1973 yapımı bu kısa animasyon insanın doğuşundan medeniyetin kuruluşuna uzanan hikâyeyi anlatıyor. Cinsiyeti belli olmayan bir insan veya tanrı çocuğunu kayıtsız bir dünyaya getiriyor. Sonra keşifler, taşların şekillenişi, acılar ve mücadeleler… ana mesaj "İnsan rahatlıkla değil, sancıyla büyür." Görseller çarpıcı. Kullanılan animasyon tekniği her kareyi bir tablo gibi hissettiriyor. Renkler, şekiller, insanın doğayla bir oluşu… Sonuç insanlık koskoca evrende bir kıvılcım gibi parlayıp sönüyor. "Biz bu kocaman evrende neyiz ki?" diye düşünüyorsunuz. Kendi tanrılarını yaratan mitlerle sonsuzluğu arayan insanın trajedisi... Ama sonunda her şey evrenin kendini yeniden biçimlendirmesine dönüşüveriyor. Biraz hüzünlü biraz umutlu… Basit görünse de anlattığı şey insanlığın tüm varoluşu. İnsan doğar, taş yontar, acı çeker, gelişir, tanrılar yaratır ve evren onu yutar.
İzledikten sonra bir süre sessiz kalıp düşünmek istiyor insan. Birkaç dakikada koskoca bir evreni hissetmek, evet olan tam da bu.