Kendi halinde kendince kitaplarına âşık bir okurum sadece
Edmond Jabes'in dediği gibi: Umut belki de gelecek sayfadadır. Kapatma kitabı.
In libris libertas
Uçuruma geri dönecek olursak, hafifçe geriye kaykılarak oturuyorum. Ellerimi arkama doğru yere koyup kendimi yavaşça popomun üzerine bırakıyorum. Sonra yavaşça bir bacağımı yardan aşağı sarkıtıyorum. Denize bakan yamaçta dışarı fırlamış küçük bir kaya var. Ayağımı onun üzerine koyuyorum. Öbür bacağımı da aşağı sarkıtarak ayağımı aynı küçük kayanın üzerine koyuyorum. Orada, ağırlığımı avuçlarıma vererek rüzgâr saçlarımı karıştırırken oturuyorum. Dikkatimi ufka verince kaygı dayanılır hale geliyor.
Sonra dimdik oturuyorum ve yeniden yardan denize bakıyorum. Korku omurgamdan aşağı iniyor, organlarım elektrik akımına tutuluyor sanki, zihnim bedenimin her bir santimetrekaresinin tam olarak koordinatlarına odaklanmış durumda. Korku bazen boğucu oluyor. Ama ne zaman beni boğacak gibi olsa zihnimi boşaltıyorum, dikkatimi altımdaki uçurumun dibine odaklıyorum, kendimi potansiyel kara yazgıma bakmaya zorluyorum, sonra basitçe onun varlığını kabulleniyorum.
Şimdi dünyanın ucunda oturuyorum, umudun en güneyinde, doğuya geçiş kapısında. Heyecan verici bir duygu. Bedenime pompalanan adrenalini duyuyorum. O kadar hareketsizim, bilincim o kadar açık ki, kendimi hiç bu kadar coşkulu hissetmemiştim. Rüzgârı dinliyorum, okyanusu izliyorum ve dünyanın sonuna bakıyorum -ve ışıkla birlikte gülüyorum, dokunduğu her şey iyi.
Birçok akademisyen Shakespeare'in Romeo ve Juliet'i aşkı yüceltmek değil, onunla alay etmek, mutlak biçimde kaçık bir şey olduğunu göstermek için yazdığından kuşkulanır. Oyunun aşkı taçlandırmasını amaçlamamıştı belli ki. Tam tersini amaçlamıştı: Üzerinde yanıp sönen neon ışıklarıyla UZAK DURUN yazılı bir tabela, çevresinde de GİRİLMEZ yazılı polis bandı.
Tüm kişisel gelişim ve büyüme aynı basit farkındalıktan ortaya çıkar ve gelişir: Bizler birer birey olarak dışsal etkenler ne olursa olsun yaşamımızdaki her şeyden sorumluyuz.
Başımıza gelenleri kontrol edemeyiz. Ama başımıza gelenleri nasıl yorumladığımızı ve nasıl tepki gösterdiğimizi her zaman kontrol edebiliriz.
Cezaevinin bugün yaklaşık doksan yaşlarında olan eski kapıcısı avlunun kuzey köşesindeki dördüncü sıranın sonuna zincirlenen bu bahtsızı çok iyi hatırlıyordu. Diğerleri gibi yere oturmuştu. Neden orada olduğunu anlamış gibi görünmüyor, sadece ürkütücü bir durumla karşı karşıya olduğunu hissediyordu. Yoksul ve her şeyden habersiz bir adamın düşünceleri arasından, olağandışı bir şeyler olacağı düşüncesinin geçtiği seçilebiliyordu. Kafasının arkasındaki halkasının çivisine sert çekiç darbeleri indirilirken ağlıyor, sel gibi akan gözyaşları konuşmasını engelliyor, sadece ara sıra ağzından şu sözcükler dökülüyordu: Faverolles'de ağaç budayıcısıydım. Ardından, hıçkırıklara boğularak kaldırdığı sağ elini sanki boyları farklı olan yedi çocuğun başına değdirirmiş gibi kademeli olarak aşağı indiriyor ve bu hareketinden ne suç işlediyse bunu yedi küçük çocuğu beslemek ve giydirmek için yaptığı tahmin ediliyordu.