“Tek başıma kaldıramayacağım kadar insan vardı içimde.”
İki tür canlıyla ve onların çektiği acılara empati yaptığında kalbim uzun süre kırık kalıyor; çocuklar ve hayvanlar. Üstelik ilk cümledeki gibi, her birini tüm acılarıyla biriktiriyorum içimde. Benim içimdeki dolmakalemi de dürten bu sanırım, üstelik, üstümde beyaz gömlek varken.
Emile Ajar’ın yazdığı Onca yoksulluk varken, Momo ve Madame Rosa’nın hikayesini okurken de tam böyle oluyor. Tam gülümserken canımın yandığı bir yer oluveriyor. Sonra gülüşlerimle, acılarım birbirlerini baskılamaya çalışıyor. Kitabın üç bölümü var aslında ilk bölüm karakter tanıtımları ile geçiyor ama sanmayın ki karakter tanıtımları sadece ilk bölümde var, iki ve üçüncü bölümde de Madem Rosa’nın sözüm ona yetimhanesine onlarca insan girip çıkıyor, tabii Momo’nun hayatına da. Tüm karakterler aslında o bildiğimiz mahalle kültüründen çıkma karakterler, Hikaye her ne kadar Fransa’da geçse de tüm karakterler tanıdık.
Tanıdık bir dışlanmışlık var her birinde, tanıdık bir hor görülmüşlük,
tanıdık bir yabancılık,
tanıdık bir istenmeyişlik.
Ama tüm bunlardan kaynaklı tanıdık bir insanın insana sığınması hikayesi Onca Yoksulluk Varken.
Dil, din, ırk, cinsiyet, yaş farklarını gözetmeksizin insanın şefkat duyabileceğinin hikayesi.
Buradan sonra Spoiler devreye girer
Kısaca özetleyecek olursak, Madam Rosa eski bir fahişedir. Yaşlandıktan sonra ise diğer fahişelerin çocukları için (Yasalar fahişelerin çocuklarını sosyal hizmetlere almaktadır.) bir kreş işletmektedir. Kreşte ise en büyük çocuk Momo’dur (Muhammed)
Demiştim ya kitap bence üç bölümden oluşuyor, ilki daha önce anlattığım tanışma, ikincisi, çocuk olma ve üçüncüsü yetişkin olma üzerine. Çocuk Momo’nun bölümleri inanılmaz eğlenceli ve gerçekten bir çocuğun ağzından anlatılmış gibi. Bu