Anna Komnena bile, kadın olmasına karşın, tatar okunun nasıl çalıştığını, siperlerle pekiştirilmiş bir ordugahın nasıl düzenlendiğinin ya da bir deniz savaşının nasıl geliştiğini ayrıntılarını anlatabilmek için kah mühendis kılığına, kah komutan kılığına bürünüyordu.
Batı’da bilgi birikimi çok sınırlıydı.
Kilise çevreleri bazı bilgilere sahip olsa da bu bilgi hem kısıtlıydı hem de parçalı/dağınık durumdaydı. Büyük soyluların (senyörlerin) bile çoğu okuma yazma bilmiyordu.
Yunanlara yöneltilen “Bizansçılık” küçümsemesi de buradan kaynaklanıyordu.
Latinler (Batılılar), bilmedikleri şeyleri küçümsemeye eğilimliydiler. Yani anlamadıkları veya sahip olmadıkları yüksek kültürü “aşağılama” yoluna gidiyorlardı.
Bu yüzden Latinler, Yunanların gözünde nasıl “barbar” görünmesin ki?
Güçlü Bizans ordusu, XI.yüzyıldan sonra büyük ölçüde yabancı paralı askerlerden oluşmaya başlamıştı, hatta generallerin bir bölümü bile yabancı kökenliydi. Bu paralı askerlerden kimileri (Türkler, Peçenekler, Normanlar) imparatorluk için gerçek bir çıban başı oluşturuyordu. Çünkü Yunanlara karşı savaşan ülkelerin halklarına mensuptular.
Fatih Sultan Mehmet kanlı bir zorba değildi. Hıristiyanların çetin ve umutsuz direnişine karşın, onlara göreceli olarak hoşgörülü davranmış ve fatihten hemen sonra Hıristiyan Konstantinopolis'i Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti yapmıştı. Padişah, Şam ve Bağdat halifelerinin yapamadığını yapmış, İslam dünyasını coşturan bir efsaneyi üstlenmiş ve gerçekleştirmişti: Konstantinopolis fethedilmişti.