...aranan şey güzellik ya da cazibe değil artık: görüntü. Her kişi kendi görüntüsünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak! Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı.
Geçmişe bütün saygısını, geleceğe ise bütün
inancını ya da umudunu yitirmiş bir kuşağa,
daha doğrusu bu kuşağın bir parçasına aidim.
Dolayısıyla şimdiki zamanı, gidecek başka yeri
kalmamış insanların iştahıyla yaşıyoruz. Ve
duyumlarımız, hele de hayallerimiz (gereksiz,
basit duygular) geçmişi de, geleceği de
hatırlatmayan bir bugüne kavuşabildiğimiz
yegâne mekân olduğundan, iç hayatımıza
gülümsüyor, kibirli bir uyuşukluk içinde,
varlıkların nicel gerçekliğiyle bağımızı
koparıyoruz.
Hayatta aklı fikri eğlenmekte olan
insanlardan farklı sayılmayız belki de. Yalnız,
bencil sıkıntımızın güneşi batmakta artık,
hazcılığımız da alacakaranlık ve çelişki
tonlarında bir soğuğa teslim oluyor ağır ağır.
Yeni yeni iyileşen hastalarız biz. Genellikle
ne bir sanat ne bir meslek edinen, hatta
hayattan tat alma sanatını bile öğrenmeyen
insanlarız. Uzun ilişkiler bizi huzursuz
ettiğinden, genellikle en iyi dostlarımızdan yarım saatte sıkılırız; sadece aklımıza gelince
görüşelim isteriz onlarla, birlikte geçirdiğimiz
en iyi anlar ise, onlarla beraber olduğumuzu
hayal ettiğimiz anlardır. Bu, dostluk