Fotoğraf, doğruyu söylemek gerekirse, benim ne özne, ne nesne, ama bir nesneye dönüştüğünü hisseden özne olduğum o gizli anı temsil eder: o anda ölümün (arada kalan olayın) bir mikro çeşidini yaşarım: tam anlamıyla bir hayalet haline gelirim. Fotoğrafçı da bunu çok iyi bilir, hareketinin beni mumyalayacağı bu ölümden (ticari nedenlerle) o da korkar. Hiçbir şey (birisi onun pasif kurbanı, Sade'ın diyebileceği gibi, göğüslüğü olmasaydı) fotoğrafçının "gerçek gibi" etkiler yaratmak için giriştiği cambazlıklar kadar gülünç olamaz: sefil kavramlar bunların hepsi: bana resim fırçalarının önünde poz verdirirler, dışarı çıkarır (içeriden daha "canlı" dır), ardında bir grup çocuk oynuyor diye beni bir merdivenin önüne yerleştirirler, bir bank fark edip (ne nimet ama!) hemen oraya oturturlar. Sanki (korkmuş olan) Fotoğrafçı, Fotoğraf'ın Ölüm haline gelmesini engellemek için elinden geleni yapmalıymış gibidir. Ancak artık nesne haline gelmiş olan ben, çırpınmam. Bu kötü rüyadan daha da rahatsız uyanmam gerektiğini düşünürüm; çünkü toplumun fotoğrafımı ne yaptığını, onda ne okuduğunu bilmem (ne olursa olsun, aynı yüzün o kadar çok okunuşu vardır ki); ama kendimi bu işlemin ürünü içinde keşfettiğim zaman gördüğüm şey. Bütün Görüntü, yani kişinin Ölüm'ü haline geldiğimdir; ötekiler - Oteki - beni benden yoksun bı-rakmaz, beni vahşice bir nesneye dönüştürürler. Bir dosyada sınıflandırılmış, en sinsi hilelere hazır, insaflarına bırakılmışımdır; beni emirlerine koşarlar: bir gün çok usta bir fotoğrafçı benim fotoğrafımı çekmişti; onun yarattığı görüntüde yakın zamanlardaki bir yoksunluğun üzüntüsünü okuyabileceğime inanıyordum: bir kerecik olsun Fotoğraf, beni bana geri vermişti. Ancak bir süre sonra aynı fotoğrafı bir kitapçığın kapağında gördüm; baskının oyunuyla, yazarların dilim