Ağaçlar insan ömründen çok daha uzun yaşarlar.Yüzlerce, hatta binlerce yıl yaşayan ağaçlar vardır. Bu yüzden onları “zamana tanıklık eden varlıklar” olarak tanımlarız.
Her şeyin ortasında sessizlik ve dinginlikle tanıklık etmek, insan kültüründe bilgelik ve sabırla özdeşleştirilmiştir.
Her ne kadar sessiz tanıklar gibi görünseler de aslında durum çok farklıdır. Ağaçlar konuşur, yeter ki duymak isteyelim.
Her canlının hareket, konuşma ve hissetme düzeyi farklıdır. Biz ise çoğu zaman sadece insan merkezli bakıyoruz. Örneğin, akasya ağaçları yaprakları hayvanlar tarafından tüketilince hemen zehir salgılar. Bunu yalnızca kendileriyle sınırlamaz; etilen gazı aracılığıyla çevresindeki ağaçlara da “korunun” mesajı gönderir. Bu, kolektif zekânın ve iletişimin en güzel örneklerinden değil midir?
Kökleriyle toprağın derinliklerine inerken, dallarıyla göğe yükselmeleri onları hem maddi hem de manevi alemlere bağlayan varlıklar haline getirir. Bu bağ, bilgeliğin kökü ve meyvesidir.
Her yıl yaprak döker ve yeniden yeşerirler. Bu döngü, hayatın sürekliliğini; ölümü ve yeniden doğuşu simgeler.
“Hayat Ağacı” sadece mistik ve mitik değil, aynı zamanda ontolojik açıdan da böyledir.
Ağaçlar ürettikleri oksijenle birçok canlıya nefes olur. Aynı zamanda sayısız canlıya yuva sağlar. Ekosistemi düzenler, toprağı korur, suyu dengeler. Besin ve şifa kaynağıdır. Anlatmakla bitiremeyeceğimiz kadar çok katkıları vardır.
En önemlisi, okuduğumuz kitapların çoğu yine ağaçların gövdesinden gelir. Zihnimizin ve bilincimizin bir anlamda gelişimini de onlara borçluyuz.Ruhumuza ruh katma yine onlar sayesinde.
Ama ne yazık ki biz çoğu zaman onlara karşı “tüfeyli” konumunda kalıyoruz. Günümüzün kar hırsı, ormanları tüketme noktasına getirmiştir.
Evliya Çelebi, Seyahatnâme’sinde Erzurum’dan yola çıkan