Gerçek bir karanlık olaydan yola çıkan Ölü Kızlar, 1960’larda Meksika’da “Las Poquianchis” adıyla bilinen Serafina ve Arcangela Baladro kardeşlerin kurduğu genelev zincirinde genç kızların kandırılarak çalıştırılmasını, şiddet görmelerini ve ölüme sürüklenmelerini anlatıyor.
Ibargüengoitia bu olayı belgesel tadında aktarıyor: polis raporları, tutanaklar, tanık ifadeleri… Ama üslubu asla kuru değil; tam tersine kara mizah ve ironiyle yazıyor. Bu da okuru hem rahatsız ediyor hem de “Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?” diye düşündürüyor.
Ama ben şaşırmadan okudum… Çünkü maalesef yaşadığımız ülkede de bunun o kadar çok “oluru” var ki, şaşırmak yerine kahroluyorsunuz.
Bir yanda devletin göz yumması, bürokrasinin absürtlüğü, toplumun riyakârlığı, diğer yanda kızların çaresizliği ve susturulmuşluğu, hepsi insanın içine işliyor.
Okurken hissettiğim şey çok netti: Gerçek bazen kurmacadan çok daha korkutucu.
Kitabı bitirdiğimde sanki bir roman değil, ibretlik bir hikâye dinlemişim gibi hissettim. Ölü Kızlar yalnızca bir suç romanı değil; aynı zamanda yozlaşmanın, adaletsizliğin ve kadınların nasıl sistematik olarak sömürüldüğünün çarpıcı bir portresi.
Ölü Kızlar, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap listesinde boşuna yer almıyor. Latin Amerika edebiyatının en farklı ve sarsıcı seslerinden biri.
Çok severek okudum.