Ortaçağ Avrupası’nın tarımsal medeniyeti içinde, sadece sadakayla geçinen bir kesimin varlığı büyük bir toplumsal rahatsızlık uyandırmıyordu.
Aksine, yoksulların belirli bir toplumsal işlevi vardı çünkü onlar zenginlerin sadaka vererek ruhlarının selametini sağlamalarına vesile oluyorlardı. Dilencilik ve sadaka, toplum düzeninin asli bir parçası olarak varoluyordu. Erken modern çağın yoksulluk algısı ise, yoksullara atfedilen toplumsal işlevde bir değişiklik olduğuna işaret ediyordu. Artık yoksulların varlık nedeni zenginlerin ruhsal selameti olmaktan çıkmış, çalışmakla tanımlanmaya başlamıştı. Yani 16. yüzyılda yoksullar “işgücü” haline gelmişti ve kapitalizmin emek merkezli değerler sistemi içinde dilencilik hoş karşılanmıyordu arlık. Bir yandan şehirliler bir yerlerden kopup gelmiş çok sayıda mülksüz insanın yarattığı suç, pislik ve bulaşıcı hastalık korkularıyla tedirgin olurken, bir yandan da erken kapitalizmin değerler dünyası içinde giderek güçlenmeye başlayan bir yoksul çalıştırma gayreti ortaya çıkmıştı.