İnsanlar o kadar sindirilmişlerdi ve böyle bir adamının yasalar çerçevesinde ve ötesinde onlara neler yapabileceğini ve bunun zorluklarını o kadar uzun zamandır biliyorlardı ki kimse ne sesini çıkarabildi ne elini ne de gözlerini kaldırabildi.
Askerî bilgilerden yoksun subaylar; gemiler hakkında hiçbir şey bilmeyen deniz subayları; hiçbir işten anlamayan devlet memurları; ateşli gözleri, sarkmış dilleri ve dağınık yaşamlarıyla dünyanın en dünyevi ve arsız din adamları, hiçbiri bu işleri yapmaya uygun değillerdi ama yayıldıkları yerden oraya aitmiş gibi davranıyorlardı ve hepsi ucundan köşesinden Monsenyör'ün düzenine aitti, bu yüzden ucunda para olan her türlü işe koşturuluyorlar, onlarsa topladıkları paralara bakıyorlardı. İnsanlar Monsenyör ya da Devlet'e bağlı olduğu kadar, gerçek olan şeylerden de bir o kadar kopuklardı ve kendine doğru bir yol tutturmuş dürüst insanlar parmakla gösterilecek kadar azdı
Monsenyör'ün genel sosyal meselelere ilişkin tek soylu düşüncesi her şeyi kendi haline bırakmak, özel sosyal meseleler söz konusu olduğunda diğer soylu düşüncesi ise her şeyi kendine akıtmaktı –özellikle de gücü ve parayı. Genel ya da özel, keyfi söz konusu olduğundaysa Monsenyör'ün bir diğer soylu düşüncesi dünyanın kendileri için yaratıldığıydı. Onun düzeninde geçerli olan cümle şuydu: "Yeryüzü ve içindeki her şey benimdir," der Monsenyör.
“1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.”
Ve bu emperyalizme karşı direniş ateşini yaktığı gündür.
Söndürmeyeceğiz, izindeyiz...
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşaaa