"bir kış günü, çok sevdiğimiz jimnastik öğretmenimizle gölde balık tutmaya gitmiştik.
nasıl olduysa, adamcağızın ayağı kaydı. buzların arasından, boğazına dek sulara gömüldü. ısı sıfırın altında kırk derece vardı. öğrenciler kıyıya üşüşmüş, bekleşiyorduk. o ısıdaki suya düşen birinin önünde iki seçenek vardır, "sibirya ikilemi" deriz biz buna.
1- suda kalırsa, donarak ölmesi otuz, kırk saniye sürer,
2- çıkarsa hemen o anda düşüp ölür.
hocamız başını kaldırıp, belleğimden hiç silinmeyen bir bakışla bizi süzdü, son bir çabayla kendisini dışarı çekti ve oracığa yığılıp kaldı. önemli olan, ölümün gelmesini beklemeyerek o son çabayı gösterebilmesiydi."
"Bazen bir şey düşünüyor, buna kendim de inanmıyordum. bazen içimde kendime karşı bir acıma duygusu beliriyor, ama aklım ayıplıyordu beni. Birisiyle konuşsam, bi şey yapsam, türlü konularda söze karışsam gönlüm başka yerde oluyordu, aklım başka yerde ve ayıplıyordum kendimi. Dağılan, çözülen bir kitleydim ben. sanki hep böyleydim, böyle de kalacağım: acayip, biçimsiz bir karışım..."
"sizin dinlemek isteyip istemediğinize bakmaksızın, neden bir böcek bile olamadığımı anlatmak geliyor içimden. şunu bütün ciddiyetimle söylüyorum ki, birçok kez böcek olmak istedim. ancak bana bu onur bile bahşedilmedi. yemin ederim ki, gereğinden fazla bilinçli olmak hastalıktır, gerçek ve tam bir hastalık. gündelik yaşantımız için sıradan bir insanın bilinci yeter de artar bile."