Yoksulluğun korkunç yanıyla tanışmıştım; bu dünyada yoksul insanın hep ezilen, aşağılanan, kurban edilen insan olduğunu biliyordum ve senin çocuğunun, senin o aydınlık yüzlü, güzel çocuğunun aşağılarda, sokağın buharları, çöplükleri, bayağılıkları arasında, bir binanın avluya bakan odasının kirli havasında büyümesini istemiyordum, ne pahasına olursa olsun, bunu kabullenemezdim. İncecik dudakları sokakların diliyle, bembeyaz bedeni yoksulluğun o uyduruk çamaşırlarıyla tanışmamalıydı -senin çocuğun her şeye sahip olmalıydı, yeryüzünün bütün zenginliklerine ve rahatına kavuşmalıydı ve böylece tekrar sana, hayatın sana ait olan alanına yükselebilmeliydi.
Pencey'de Cumartesi akşamları hep aynı yemek çıkardı. Çok önemli bir şeymiş gibi. Neymiş, biftek çıkarıyorlarmış size. Bin kâğıdına bahse girerim ki, bunu yapmalarının nedeni, çoğu ailelerin Pazar günleri okula çocuklarını ziyarete gelmesi ve bizim Thurmer'ın hesabına göre sevgili oğulcuklarına akşam ne yediniz diye soracak olmasıydı, o da "Biftek," diyecekti. İyi tezgâh, değil mi? Biftekleri de bir görmeliydiniz. Şu küçücük, sert, kupkuru et parçalarındandı, kesemezdiniz bile. Biftek çıktığı akşam, tabağınıza bir kepçe dolusu patates püresi atarlardı, tatlı olarak da Brown Betty verirlerdi, ki kimse ağzını sürmezdi, daha iyisinden hiç haberi olmayan orta kısımdaki küçük çocuklar dışında tabii...
Bu, çok yakışıklı veya kendisini gerçekten bir şey sanan herifler, kalkıp durmadan onlara böyle büyük bir iyilik yapmanızı isterler. Tabii, kendilerine felaket âşık olduklarından, sizin de onlar için deli olduğunuzu ya da onlara bir iyilik yapabilmek için can attığınızı filan sanırlar. Gülünç bir şey yani.
O zamanlar daha bir genç kız olan ben, henüz senin unutkanlığını anlayabilecek durumda değildim, çünkü seninle ölçüsüz ve sürekli ilgilenişim sonucunda iç dünyamda senin de sık sık beni düşüneceğin ve bekleyeceğin gibi çılgınca bir düşünce bir şekilde filizlenmişti; senin için bir hiç olduğumu, bana ait herhangi bir hatıranın en hafif biçimde bile seni etkilemediğini bilseydim eğer, herhalde soluk bile alamazdım!
Kral yalnızca iki hava çalmasını bilir, çaldığının hangi hava olduğunu da hiçbir zaman kestiremezdi. Ama önemi yoktu bunun; çünkü Kral ne yaparsa yapsın herkes, "Çok hoş! Çok hoş!" diye el çırpardı.