Benim yalnızca bir düzine kadar ucuz, eskimiş karton ciltli kitabım vardı, onları her şeyden çok severdim ve hep yeniden okurdum. Ve şimdi bütün bu harika kitapların sahibi ve okuru olan, bu dillerin hepsini bilen, bunca zengin ve aynı zamanda da bunca bilgili biri acaba nasıl bir insandır, sorusu kafamı kurcalıyordu.
"Ben hayattayken, insan yüreği taşıdığım günlerde gözyaşı nedir bilmezdim. Çünkü acıların kapıdan içeri alınmadığı Sans-Souci Sarayı'nda yaşardım. Gündüzleri bahçede arkadaşlarımla oynar, eğlenirdim; geceleri de büyük salondaki dansı ben açardım. Bahçenin çevresinde çok yüksek bir duvar vardı ve bu duvarın arkasında neler var, diye sormak benim aklımdan bile geçmezdi; çevremdeki her şey öylesine güzeldi! Saraylılarım, Mutlu Prens, derlerdi bana. Gerçekten de mutluydum, zevk ve sefa mutluluksa eğer. İşte böyle yaşadım ben, böyle öldüm. Ölümümden sonra beni getirip buraya, öyle yükseğe koydular ki kentimdeki tüm çirkinliklerle kötülükleri gözüm görüyor; yüreğim kurşundan olduğu halde ağlamamak elimde değil."