Avrupa'da 14'üncü yüzyılın ortalarında büyük bir veba salgını başladı. Nüfus artışı, temizliğe özen gösterilmemesi, ısınmak için hayvanlarla birlikte yatmak, lağım ve çöp sisteminin bulunmaması, gemilerle ticarette mikropların taşınması gibi birçok nedenle veba hızla yayıldı ve bütün Avrupa'yı etkisi altına aldı. 24 milyona yakın insan öldü. Bu sosyal bir facia olmasının yanı sıra büyük bir işgücü ve dolayısıyla üretim kaybına da yol açtı.
İnsanı sadece biyolojik bir varlık olarak göremediğimiz, onun varoluşuna çeşitli yüce anlamlar yüklediğimiz için, gövdeden akan kanın, can denilen şeyi çekip almasını, dolayısıyla o kişinin "ölmüş" olmasını bir türlü kavrayamadığımızı düşünüyorum. Hayvanlar ölümü anlıyor ama insanlar anlayamıyor. Can denen şey, her türlü yaralanmaya, berelenmeye açık haldeki insan bedeninden bir saniyede çıkıp gidiveriyor ve insanlar bunun sonucunda aklını kaçıracak kadar sarsılıyorlar. "Tanrım, daha bir iki saat önce nasıl da canlıydı, nasıl da kahkahalar atıyordu, şimdi nasıl yok olabilir" diye tekrarlayıp duruyorlar. İnsanın algılama gücünü zorlayan bir durum bu. Hayatımıza, varoluşumuza yüklediğimiz hiçbir kavramla bağdaşmıyor. Sahiden her şey saçma mı, hayatın hiçbir anlamı yok mu? Bence öyle! Yok, hiçbir şey yok. İnsanın biyolojik fonksiyonlarına aşırı bir anlam yükleme çabası içindeyiz. Çünkü hiçlik zor geliyor.
Onun sarsılmaz sükûnetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve bu herhangi bir kimseye kızmasına imkân var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, inkisarlarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?
Her sabah ilk işlerimden biri, dışarıdaki hava bilgisini gösteren aletin ekranına bakmak ve orada yazan dereceye uygun bir giysi seçmektir. Mesela hava 30 dereceyse başka, 0 dereceyse başka bir giysi giymem gerekir. Gardırobum, bu iki uç arasındaki hava durumlarını beşer derece farkla dikkate alacak biçimde düzenlenmiştir. Pantolonlar grup grup ayrılmış, üzerine 0'dan 30'a kadar beşer atlayarak çeşitli dereceler yazılı etiketler konmuştur. Diğer giysilerimle ilgili de bu düzen hiçbir zaman bozulmaz. Bunlara bakarak sakın beni zengin bir insan sanmayın; bir emekli mühendis olarak elimdeki parayı çok idareli harcar, daha doğrusu pek az parayla geçinirim. Giysilerim de eskidir ama bakımlı oldukları için iyi dururlar.