Rumeysa

"Aynasıza bak, sarhoş sandı beni iyi mi?" Kendi kendine gülümsedi ve derin düşüncelere daldı. "Gerçi öyleydim," dedi ve peşinden ekledi: "Bir kadının yüzüne bakıp sarhoş olacağımı hiç sanmazdım."
Reklam
Onu büyüleyen şey yağlıboya bir resimdi. Koca bir dalga kayanın üzerinde gümbürtüyle patlamış, kara fırtına bulutları gökyüzünü sarmıştı; güvertesindeki şeyin ayrıntısıyla görülebileceği kadar yan yatmış bir uskuna, dalga köpük hattının üzerinde orsa seyrederek fırtınalı günbatımına doğru ilerliyordu. Onu karşı koyamayacağı biçimde kendine çeken, işte bu güzellikti.
Uygarlık çöküyor ve artık herkes kendisi için yaşıyordu.
Çevrelerindeki dünya çöküp harabeye dönerken, her tarafı bu çöküntünün tozu dumanı sararken bu aşağılık yaratıklar içlerindeki vahşiliğin dizginlerini salmış, savaşıyor, içiyor ve ölüyorlardı. Ne fark ederdi ki zaten? Herkes ölüyordu nasıl olsa; iyisi de kötüsü de, güçlüsü de zayıfı da, hayata dört elle sarılanı da yaşamı aşağılayanı da... Herkes göçüp gidiyordu. Her şey göçüp gidiyordu.
Çünkü hırsız iki ay sonra hâkim karşısına çıktığında değil, hırsızlık yaptığı anda hırsızdır, tıpkı bir şairin birkaç yıl sonra eline mikrofonu alıp şiirini okurken değil de, şiirini yaratma sürecinde şair olması gibi, suçlu da suçunu işlediği sırada suçludur.