Sibel ARAS

Sibel ARAS
Light a candle rather than curse the dark
Aynalarda gördüğüm suretim, hep ruhumun kollarına sığınırdı. Düşüncelerimde bile olduğum gibi var olabilirdim ancak: zayıf ve beli bükük biri. Her şeyim çoktan ölmüş bir çocuğun eski fotoğraf albümüne yapıştırılmış, renkli bir prens tipografisini anımsatıyor. Beni sevmek, bana acımak demek. Gelecek zamanın sonlarına doğru bir gün biri çıkıp hakkımda bir şiir yazacak, ben de belki ve ancak o zaman, Kendi Krallığım’da hüküm sürmeye başlayacağım. Tanrı; biz varız ve her şey bundan ibaret değil, demek.
Belki de bir gayret gösterip şu biricik, benzersiz işe girişmenin zamanı gelmiştir: hayatını gözden geçirmek. Uçsuz bucaksız bir çölün tam göbeğindeymişim. Edebi bir dille bir vakitler ne olduğumu, bu noktaya nasıl geldiğimi açıklamaya çalışıyormuşum.
Doğuştan bana ait olan içimdeki toprağı, adım adım fethettim. İçinde bir hiç olarak kaldığım bataklığı, azar azar ele geçirdim. Sonsuz varlığımı doğurdum, ama kendimi kendimden forsepsle koparmak zorunda kaldım.
Dünyada yalnızım… İnsanlar bana değmeden geçiyor yanımdan. Etrafımda havadan başka şey yok. Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyorum ki, üzerimdeki giysiyle aramdaki boşluğu bile algılıyorum… Yaşamak, başkalarının niyetleri ile örgü örmektir. Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum. Pencerenin kenarına oturmuş, dışarıda var olan evrensel hayat denen hiçliği seyrediyorum. Ben kendimi, kendimin bir fikri olmaktan başka türlü algılamadım.
Uygarlık tarihi bize yazarın ya da devrimcinin düşüncelerini, yaşam koşullarını ve eğilimlerini açıklayabilir. Örneğin Luther'in çabuk öfkelenen karakterde olduğunu, falan söylevleri verdiğini, Rousseau'nun kimseye kolay kolay güvenen bir kişi olmadığını ve belirli birtakım kitapları yazmış olduğunu öğreniyoruz; ama Reform ertesinde halkların niçin kılıçtan geçirildiğini, Fransız Devrimi sırasında insanları niçin boğazladıklarını bilemiyoruz.