Hayat herkese soğukkanlı ve umursamaz bir maske takiyor;sanki herkesin kendine ait birkaç maskesi var! Bazıları bu maskeden sadece birini kullanır,doğal olarak da pislenir ve kırış kırış olur. Bunlar tutumlu insanlardır.Diger gurup bu maskeleri gelecek nesil için saklar ve başka bir gurup da sürekli maskelerini değiştirir ama yaşlanınca artık son maskelerinin çabucak bozulup cürüyeceğinin farkına varırlar,işte bu sırada gerçek yüzleri son maskelerinin ardından ortaya çıkar.
Olur ya,bazıları ansızın ve nedensizce düşüncelere kapılıp gider,bu düşüncelere o kadar çok dolarlar ki kendi mekanlarının ve zamanlarının farkında olmaz,neyi düşündüklerini bilemezler! Daha sonra da dış dünyalarına yeniden aşina olmaya çalışırlar. İşte o,ölümün sesidir.
Ne doğumumuz ne ölümümüz ne de doğumla ölüm arasında can çekişerek sürdürdüğümüz hayatlar bize ait. Başkalarının isteklerinden doğuyor, başkalarının istediği gibi yaşıyor ve başkaları yüzünden ölüyoruz. Bizim sandığımız hayat bizim değil, bizim sandığımız beden bizim değil.
Ama niyetlerle sonuçlar çok az birbirini tutar. İnsan ilişkilerinin mikro boyutta tüm çıkmazlarını deneyimlemek için iki kişinin kısa bir süre biraraya gelmesi yeterli.
Bir şehrin tükürdüğünde neler vardır? Daha önce tükürdüklerini düşünelim.Kocaman imparatorlukları tükürmüş.Bir sürü savaş tükürmüş. İşgaller var tükürdüğü. Hainler var, kahramanlar var, casus ve komutanlar, imparatorlar, imparotiçeler, sultanlar, padişahlar, azizler... Hepsini tükürmüş atmış, bizi mi tükürmeyecek?