Finlandiya’nın bugünkü haliyle Çocukluğumdaki halini kıyaslarken şöyle bir tablo tasavvur ediyorum: Büyük harabe bir ev… Bütün pencereleri kapalı… Dışarıdan bakınca metruk ev izlenimi veriyor. İçerisi karanlık, boğucu, rutubetli, ağır bir havası olan bu ev, büyük mezarlığı andırıyor. Ama birtakım genç, korkusuz, güçlü insan ortaya çıkıyor. Çok neşeli, zeki insanlar… Hemen evin perdelerini çekip pencerelerini açıyorlar. Evin içine gün ışığı, temiz hava, çiçek kokuları doluşuyor. İçerisi canlılıkla doluyor. Binanın dışı da onarım görüyor, yenileniyor. Çevredeki insanlar da artık cinli-perili evden kaçar gibi kaçmıyorlar. Evin yanına gelip yenilenen binayı hayranlıkla seyrediyorlar. İşte böyle bir değişim; her ülkede, her kentte, her ilçede, unutulmuş, terk edilmiş her köyde yaşanabilir. Bunun için ihtiyaç olan yalnızca dinamik fikirli, uyanık ruhlu, uygarlık yolunda çalışırken yorulmayan, usanmayan; aksine heyecan ve zevk duyan insanların varlığıdır.
Ülke halkının çoğunluğunun böyle ilkel, görgüsüz, eğitimsiz olmasına seyirci kalmak ayıptır, suçtur. Uygarlık meşalesi ile aydınlanmış insanın bu duruma duyarsız kalması cinayettir. Devlet denilen şey, üst katlarında geniş pencereleri olan, yüksek tavanlı, sütunlu, bol, temiz havalı, aydınlık; alt ve bodrum katlarıysa karanlık, rutubetli, dar, penceresi olmayan bir şato değildir. Ülke insanının çoğunluğunun eğitimden yoksun bırakılmış olması bir cinayettir devletin kendi kendini yok edişi, intihar etmesi demektir.
Sevgil dostum, acımasız öğretmenim, şimdi bu satırları okuyabilseydin nasıl bulurdun acaba? İşte belki de ilk kez senin istediğin gibi biçim denemeleri yapmadan yazıyorum, kimseye özenmiyorum, kaba saba da olsa, hantal da görünse, arada bir saçmalasam da, hiçbir yazın değeri taşımasa da kendim anlatıyorum hikâyemi. Çünkü bu sefer bir derdim var ve onu anlatmam gerekiyor. Hani sen, her hikâye kendi biçimini bulur derdin ya, galiba öyle oluyor; anlattıkça roman -Tanrım, ne büyük bir kelime bu!- kendi biçimini oluşturuyor.