Bu hikayeyi, kendi hayatının resmini çizebilenlere, Gerçekleri kabullenenlere,
Kuşların geri döneceğine inananlara martılara simit atanlara,
Herkese iyi niyetle yaklaşanlara,
Sıradaki şarkıyı sadece kendine hediye etmek zorunda kalanlara,
Çocukluğunu özleyenlere,
Tabii bir de gökyüzüne not bırakmaya cesareti olanlara armağan ediyorum..
Haziran gibiydi çocuklar, yakmayan sıcaklıklarıyla
Yüzlerinde yüzlerce iklim,
Alabildiğine savunmasız, ürkek ve masum .
Ve böyle temizken hayat ne büyük günah işledik büyümekle.
Hani diyorum ya ; umuda gülümse hep,
Aç gözlerini, yosun tutmuşsa da zaman, aldırma!
Sen, çoktan kapamışsın gözlerini,
Yüzünde buruk bir gülümseyişi hediye bırakarak.
Artık çıkarım bulanık köpüklü dalgalardan.
Ağlamam bu sefer inan,
Yıkıldığında kumdan şatolarım.
Hem artık güneş çizmeyi öğrendim.
Gözlerime hükmetmeyi, susmayı, tırnağımı daha derinden koparıp,
Hıçkırıklarımı tam sol yanımda yok etmeyi.
Gizlemeyi ama bi yağmurda geçmiyor söz işte,
Yüreğime.
O ağlıyor ben damlıyorum .
Bakma büyümüş gibi yapıyorum.
Ah o çocukluk yok mu? İnsana her defasında ben küçükken dedirten, büyümeyi,büyük adam olmayı düşlerken, ne kadar büyüseniz de her yaşta kendini özleten çocukluk. Kâh bir yara izidir bir yerinizde; kâh bir parça salıncak ipidir, bahçedeki yaşlı dut ağacının dalında. Bazen de siyah beyaz ve solgun bir fotoğraftır, bir yerlerde bakılmak için sırasını bekleyen. An olur, hatırlanınca bir tatlı tebessüm ve derin bir ah çekişe döner. An olur hıçkırıklara boğar, gırtlağınızı düğümler. Ya da bir elma şekeri veya bir serçe cıvıltısı olur çocukluk.