Sözgelimi kıskançlıkların tamamı dünya varlıklarını dışlıyor, aşk gelince dünya sevgisi kayboluyordu. Yahut aşk işinde dünya yalnızca bir rakip konumunda oluyor ve aşıkı yolundan alıkoyuyordu. Aşkın gücü sevilen ile seven arasındaki "bir"leşmeden geliyordu. Birleşen şeyler iki sevgili gibi birbirine denk veya sevilen sevenden üstte ise bu noktada âşık kendini maşuka adamış oluyor, aşık ile maşuk ayrımı ortadan kalkıyor ve aşık vuslattan da, hicrandan da aynı lezzeti alabiliyordu. Böylece aşk, ayrılığı da, vuslatı da ortadan kaldırmış oluyor, seven sevileni ta içinde biliyordu. Kişinin bir isimle yaşaması gibi bir şeydi bu. Kişi her nereye gitse ismini de birlikte götürdüğüne göre isminin ayrılık acısını çekmesi de imkân ötesinde kalıyordu. Vuslat ayrılığın, ayrılık da vuslatın kendisi olunca seven ile sevilen aynîleşiyorlardı. Aşk yolunda olmak veya olmamak, bulmak veya yitirmek, azık veya azıksızlık, nasip veya nasipsizlik ortadan kalkıyor veya olmak olmamaya, yitirmek bulmaya, azıksızlık azığa, nasipsizlik de nasibe dönüşüyordu. Sufiler masiva ile karşılaştıklarında ellerinin tersiyle itip "Sen çık aradan, girsin yaradan!" derlermiş;
Sevgili, âşıkından öyle fedakârlıklar istermiş ki aşık dönüp kendine bakamasın ve yalnızca sevgili için olsun. Yani sevgili aşıkı bizzat âşıkın kendinden kıskanırmış ki aşk işinde şerik ve ortak olmasın.
Sözünde durmak, sözü hiç unutmamak erdemli insanların tavrıydı ve unutulmayan söz, elbette sahibini devamlı hatırda tutar, ona karşı sevgiyi çoğaltırdı.
Şah’ın, Kamertay’ın üzerinde şehri dolaştığı günü hatırladım. Herkes ona “Kurban oliiim yüce Şah!” diyorlar ve kasideler sunuyorlardı, Sultan’a ise şimdi askerleri “Gururlanma padişahım senden büyük Allah var!” diye alkış okuyorlar. Bu sözlerden çok etkilendim. Bunun bir anlayış farkı mı, yoksa Osmanlı yönetim tarzının sonucu mu olduğuna karar verememekle birlikte içimde bir burukluk oluştu.
Dilersen hicret et benden uzaklaş,
Âfâka çekil de nücûma yaklaş,
Yedi kat semâyı vâr eden nakkâş,
Dem bu dem cânımda buldurur seni...
Dilersen tahrîb et râh-ı vefâyı,
Şiâr et kendine cevr ü cefâyı,
Çarha düşmeyegör buldun sefâyı!
O yana bu yana döndürür seni...
Dilersen çek tîgin kurbanını kes,
Nâm u nişânını işitsin herkes,
Billâh râhat vermez içindeki ses!
Âheste âheste öldürür seni...
Çeşminde cânlandı hazîn soluşun,
Pek râhat inerdin dünyâ yokuşun,
Ey şûh! Sanır mısın mevt kurtuluşun?
Bana ince bir mum andırır seni,
Nedâmet âteşi yandırır seni...
el-'azîzî