Kitap daha çok yabancılaşma, suçluluk, aidiyet ve kimlik üzerine yoğunlaşıyor. Ana karakter—adı bile verilmeyen bir kadın—kardeşinin yaşadığı, adı açıklanmayan kuzeydeki bir ülkeye gidiyor. Orada yaşadıkları, çevresindekilerin ona karşı tavırları, geçmişin yüküyle birleşerek çok tuhaf, rahatsız edici bir atmosfer oluşturuyor.
Dili oldukça edebi ve yoğun. Zaman zaman Kafkaesk bir hava taşıyor, zaman zaman da gizli bir melankoli içinde yüzüyorsun.
Otorite ve itaat temaları burada daha çok kişisel düzeyde, içsel bir boğulma şeklinde ele alınıyor, deneysel değil, ama duygusal ve zihinsel açıdan çok sarsıcı hatta biraz rahatsız edici, okuyucuyu huzursuz eden bir dili var. Sanki bir yara var ve sürekli kaşınıyor ama nerede olduğu belirsiz.O belirsiz huzursuzluk, sürekli bir “bir şey olacakmış ama ne?” duygusu, karakterin içinde yankılanan suçluluk ve bastırılmışlık… çok kuvvetliydi gerçekten.
Karakterin abisi ile olan ilişkisi kitap boyunca kaşlarımı çatmama sebep oldu.Abi figürü sanki otorite, toplum, aile baskısı gibi soyut şeylerin vücut bulmuş hali gibi. Odaların kapılarının asla kapanmaması, kardeşinin kendisini giyinirken izlemesini istemesi hatta onu giydirmesini beklemesi, onu giyinirken izlemesi, kız kardeşinin onu banyo yaptırmasını istemesi, banyo sırasında ona bir şeyler okumasını istemesi hatta okumasına bile müdahale olup nasıl okuması gerektiğini söylemesi...bunlar açıkça bir sapkınlık değil belki ama mahremiyetin yok sayılması, bireyin hiçleştirilmesi ve çok güçlü verilmiş.
Ve o benlik duygusundan uzak yaşam…Yani bir insanın kendisi için bir şey istemeyi bile aklından geçiremeyecek kadar, kendisine iyi şeyleri layık göremeyecek kadar içselleştirilmiş bastırılmışlığı...Bu bir sindirme hikayesi. Aileyle başlamış, toplumla devam etmiş, karakterin kendine