Hem şurda on yıl, yirmi yıl daha yaşasam ne olacak? Daha çok fatura ödemekten, daha çok yemek yemekten, tuvalete gitmekten ya da daha çok ölüm görmekten başka ne var ki beni bekleyen? Keder. Evet, bir tek o var. Günbegün kıyılarda köşelerde birikecek bir keder… Belki birkaç da mutlu anım olacak, elbet olur, herkesin olur. Ama ferahlatıcı olduğu kadar, uçucu da bir şey aynı zamanda mutluluk; yaz akşama tül perdeyi havalandıran rüzgârdan ya da ateş başında dalgalanan iki silik gölgeden ötesi değil. Ötesi, bir parmak tortu çünkü diplere çöken -çöken ve tekrar kedere dönüşen. Kapkara bir devridaim, fasit bir daire… Yani böyle… Yani sonu yok. O nedenle bana müsaade.
Ben sadece, matematikten doksan beklerken yetmiş aldığım için üzüldüğüm günlere dönmek istiyorum. Mutfakta bir tencere makarnanın başında durmak ve düşünmek istiyorum, kırma, kırma, kırma kimseyi. Arapsabunu ile yıkanıp balkona serilmiş halıların, güneşin altında beklerken yaydığı -tuhaf şekilde yiyecek bir şeye benzeyen- yedi renkli kokuyu bulmak istiyorum. Bahçe hortumunun ucuna baş parmağımla bastırmak ve sonrasında parmağımın ortasında kalan ince kırmızı daireye dünyanın en önemli doğa olayıymış gibi bakmak, bakabilmek istiyorum.