Bazen bunaltıyor beni zihnimdeki sorular.
Çok bunalıyorum.
Sonra diyorum ki kendime; ben yaşamak istiyorum.
Zaten hüzün dediğimiz şey sadece bir küfürdür.
Kahrımız, gözyaşlarımız, annenin kafasını vura vura ağladığı duvar, sabah ateşlenmeleri, gece sigaraları, kesik bilekler... hepsi alt tarafı bir küfür.
Ama olmuyor işte.
Hırpalanmaktan körelmiş hayatıma bi iyi ki sığdıramadım.
Sünger çekemedim geçmişime.
Tıkanıp kaldım, unutamadım.
Yaşadıklarım kimine göre küçük bi sızıntıydı, kimine göre büyük bi iç kanama.
Filmin sonunda kesilen bilekler olmasaydı, başroldeki kadın çok komikti.
Her ne kadar gözçukurlarım bunu yalanlasa da henüz yirmi beş yaşındayım.
Aslında buraya kadar gelmem bile bir hiyerarşi sayılır, en azından benim için.
Ezberimde olan tek telefon numarasının icra avukatınınki olması, gençliğimi pek de güzel yaşayamadığımı gösteriyor galiba.
Hayatla aramda şiddetli bi sağanak var, kuruyamıyorum.
Duvarda kaç çivi var?
Kaçında kabahatin saklı?
Bi bıçakla karanlığı nasıl kesebilirim?
Ölülerin elleri neden çirkin?
Bu gece paslı aynalara itiraf ediyorum her şeyimi.
Ruhum yanı başımda elektrikli sandalyede karşılıksız bir çek gibi oturuyor.
Adresim yok, gölgem yok, iskeletim yok.
Çocukluğum kırılmış bi oyuncak gibi atıldı çöp kutusuna ve çöpçülerin eldivenleriyle bile okşanmadı hiç başım.
Sevdiğinin mezartaşına tükürmüş altmışında bi şarapçı gibi hissediyorum artık kendimi.
Rab değil de konservatuardan bi türlü mezun olamayan çocuk yazmış sanki yaşam senaryomu.