Spoiler uyarısı!
Martin Eden, muhteşem bir kitaptı. Jack London kelimeleri o kadar güzel bir şekilde bütünleştiriyor ki, okudukça takılı kaldım her birine. Özellikle ikinci bölümü çok sevdim.
Onun zahmetsizce anlattığı tehlikeler ve güler yüzü karşısında hayat, artık ciddi çabalardan, denetim ve kısıtlamalardan ibaret bir olay olmaktan çıkmış; oynanıp altüst edilecek, kaygısızca yaşanıp keyfi çıkarılacak, sonra da umursamadan fırlatılıp kenara atılacak bir oyuncak hali- ne gelmişti. Kızın içinde çınlayan çığlık, "Oyna o halde!" diyordu. "İstiyorsan yaslan ona, iki elini de koy boynuna!"
Jack London etkileyici kelimeler kullanmasının yanı sıra basit kelimelerle de büyüleyici cümleler kuruyor, zengin sözcüklerle dolu edebi bir şölende gibi hissettiriyor.
Martin Ruth ile tanışıyor ve kitabın devamında Martin'in bilgiye kavuşma arzusuyla aylarca deli gibi çalışmasını okuyoruz. Kendimden bi parça gördüğüm yerler bu sayfalardı. Okumaya olan tutkusunu ve çalışmalarını, uykusundan vazgeçmesini, gösterdiği üstün çabayı heyecanla okudum.
Tutkuyla yaptığım her şeyde zihnimde bir yerlerde gösterecek kendini Martin Eden. Gerçekten o çok etkileyici bir karakter.
Ruth'a gelecek olursak; ben onu çok iyi anladım. Tamam Martin'i dönüştürmeye çalışması yanlıştı ki bunu bilinçli bir şekilde yaptığını düşünmüyorum ama onun haricinde kaygıları çok anlaşılabilir kaygılardı. Çünkü onun kaybedeceği çok şey vardı. Bence onu korkak olduğu için suçlamak haksızlık olur.
Ayrıca Martin'in gerçekten Ruth'a aşık olup olmadığını çok sorguladım. Martin herşeyi Ruth için yapıyor olsaydı Ruth'un babasının teklif ettiği işi kabul etmek yerine oldukça riskli olan yazarlıkta ısrar eder miydi? Bence etmezdi. Ruth ayrıldıktan sonra da Martin'in yazmaya hız kesmeden devam etmesi aşkının o kadar da gerçek