Çocukken, kışın çok kar yağardı. Kerpiç evler ve bahçeler beyaza bürünür, ağaçların dalları eğilirdi. Bahçeye çıkmak için bazen kürekle yol açar, doyasıya oynardık. Eve döndüğümüzde kuzine sobanın üzerinde nazlı nazlı kaynayan çaydanlık ve fırınından gelen enfes koku karşılardı.
Sobanın yanında 2-3 minder olur, çocuklar minder kapmak için yarışırdı. Bir minder üşüyüp eve giren kediye ayrılırdı. Soğuktan kızarmış ve çatlamış ellerimizi ısıtır, sonra kuzinenin fırınından patates çıkartıp dumanı tüterken içine biraz tuz ekerdik.
Karnımız doyunca, sıcaklığın da verdiği rehavetle uyuyakalırdık. Dışarıda yalın bir sessizlik, mırıldayan bir kedi, yanarken çatırdayan odunlar, çaydanlıktan ve güğümden gelen hipnotize edici fokurdama sesi…
Kat kat giyilmiş ,karda ıslanmış , kimi yırtık kimi yamalı ,sobanın teline iliştirilmiş çorapların düşen damlalarının cızırtıları...Dışarda buz kesmiş ,ateşin yanında ısındıkça tatlı tatlı gidişen(kaşınan) ayacıklarımız...belki biçok şeyden yoksunduk ama huzura tokduk...
Ne gamsız, tasasız, güzel günlermiş.