Sait Ahmet

Sait Ahmet
@Saitahmet
Evlilik ne tuhaf! Kızlıkta, erkek düşünmek yasak, erkek yasak. Sonra günün birinde bir erkeği getirip adamın odasına bırakıyorlar! İşte bu oda onun kızlık odası. Kanepenin üstünde bir de erkek uyuyor, herkes de biliyor! Bu odanın nesi değişmiş? Yalnız şu per­denin arkasında, eskiden bir yatak vardı, şimdi iki! Başka? Hiç. Ya bu adam kim?
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Hükümdarların gelişinden beri uluslar birbirlerinden korkmanın yersiz olduğunu anlamış ve hiç denemeye bile gerek duymadan mevcut cephanelerinin yıldızlaraşırı bir medeniyet karşısında etkisiz olduğu kanaatine varmışlardı. Böylece insanlığın mutluluğunun önündeki en büyük engel ortadan kalkmıştı.
Altıncı günde Dünya’dan sorumlu Gözetmen Karellen, bütün radyo frekanslarını kapsayan bir yayın yaparak kendini tanıttı. İngilizcesi öyle düzgündü ki, konu üzerine Atlantik’in iki yakasında da patlak veren tartışmalar bir nesil boyunca sürdü. Ancak konuşmanın içeriği, telaffuzundan çok daha hayret vericiydi. İnsanlarla ilgili her konuya mutlak düzeyde hâkim, eşsiz bir dehanın ürünü olduğu apaçık ortadaydı. Konuşmasında bilgeliğini ve uzmanlığını öne çıkarması, merak uyandırıcı çoğu bilgiye üstü kapalı değinmesi şüphesiz ki insanlığı ezici bir düşünsel güçle karşı karşıya olduğuna ikna etmek için bilerek tasarlanmıştı. Karellen sözünü bitirdiğinde, Dünya ulusları kendi cılız egemenliklerinin sona erdiğini anlamışlardı. Yerel, iç yönetimler güçlerini muhafaza edecekti, fakat daha geniş çaplı uluslararası işlerde son sözü söyleyen artık insanlık değildi. Ne kadar tartışılıp karşı çıkılsa da hepsi boşunaydı.
Ama, en şiddetli işkenceler asla bana yapılmamıştı. Ben şöyle arada bir yoklananlardandım. Günde, bir, en çok iki defa beş on sopa... Sonra o tepesinde bin mumluk ampul yanan ve insanın beynini cıvık bir çamur yığını haline getiren hücre... Eminim ki, koridorda, tepedeki kırık camekandan dökülen karın altında, kuru bir bank üzerinde iki haftadır büzülüp oturan altmışlık sendikacı benden çok daha fazla azap çekiyordu...
Dayak o kadar mühim değildir, diyordum. Çünkü otuz kırk sopadan sonra insan çok kere bir şey hissetmiyor. Tabuta girmek, susuzluk... uykusuzluk... hepsi geçiyor... İstesek de, istemesek de geçiyor. Ne kadar korkunç olurlarsa olsunlar, bunları çekerken, şu nokta daima aklımızda: Bunlar benim iradem dışında olan işler. Önüne geçmek için ne yapabilirim? Yalvarmak mı? Asla... Ne faydası var ki? Dilimiz ayrı, dünyamız ayrı... Kuzunun kurda yalvarması gibi bir şey olur. Çünkü bana işkence edenler de, birkaç ruh hastası bir yana, bunu sadece zulüm olsun diye, zevk almak için yapmıyorlar... Vazife diye başlamışlar... Ruhunu ekmek parasına satan her insan gibi yavaş yavaş alışmışlar, birer makine haline gelmişler. Bizi onlardan asıl iğrendiren, daha ziyade insanın böyle bir makine haline gelmesi. Evet, ben ben olarak ve o o olarak kaldıkça, aradaki mesafe muhafaza edildikçe işkence ve dayak o kadar mühim değil.