Bütün o bildiğim şeyleri bir anlığına bırakıp
sadece gül yetiştirmeyi denemek…Hep koşarken, daha fazla olmaya çalışırken,
daha görünür, daha “ben”, daha çok anlatırken… ve evet, sadece deneyip dururken… Tam o sırada biri çıkıyor
ve “geri çekil” diyor. Kaçmadan. Kirlenmeden. Kırmadan. Her şeyin ortasında durarak
ama hiçbir şeye bulaşmadan.Kendini dünyanın gürültüsünden sakla, diyor. Peki insan
dururken aynı anda nasıl koşabilir? Sadece gül yetiştirerek mi, yoksa içindeki gülü büyüterek mi? Bu kitap hangisini anlatıyor, emin değilim. Ama şunu biliyorum bazı şeyler ancak durunca anlaşılır.
Bu kitabın bana fısıldadıkları:
Halk içinde Hak ile olmak.
Sükût.
Mesafe.
Ve içimde büyüyen bir gül.
Rasim ÖzdenörenGül Yetiştiren Adam
Bu metne etik olarak değil, duygunun hakikatinden bakılacak olursa…
İnsan yaş aldıkça, yaşadıkça ruhu da o denli çocuklaşır. Kendini tanır, kokuları ezberler, zor da olsa kimi zaman içini açar.
Zor olanı fark ettiren Delgadina; ona ayna tutuyor. Kaybettiği masumiyeti, dokunmadan sevmeyi unuttuğu hâlini görür. Ruhun, bedenle arasına koyduğu son mesafeyi.
Uyuyor değilde uyanık olsaydı bu kadar saf, bu kadar korunur olmazdı. Uyku, bir kalkan olmuş ve her kalkan gibi bir dönüşüm başlamış.
Hayatı boyunca dokunarak tüketmiş bir adam, bu kez dokunmadan çoğalıyor. Aşkı tensellikten çıkarmaya başlıyor . Bu bir sahiplenme değil, bir arayış gibi.
Márquez ne genç görünmenin peşinde ne de masum bir hikâye anlatıyor. Bu, tükettiği yaşamların geç kalmış bir özürü.Bedenle yaşıyor, ama ruhuyla ölürken tanışıyor…
(Etik açıdan rahatsız etti evet …)
Sayaka Murata’nın Kasiyer’i, bana kendilik ve uyum meselesini böyle düşündürdü:
Kendin olmanın normal hissettirmediği yerde roller zamanla mekanikleşiyor. Bazen bu rollerden biri, tuhaf bir şekilde, insana kendinmiş gibi geliyor.İnsan başta bunu kabullenemiyor. Çünkü kendine ait sandığı şeyin bir rol olabileceğini kabul etmek istemezsin . Ama insan o role ne kadar girerse, ona o kadar dönüşüyor. Tekrarlar kişiliğe, düzen kimliğe karışıyor. Geriye kalan şey kabulleniş oluyor. Çünkü ruh, alıştığı biçimin dışına çıkmaya her zaman izin vermiyor. Garip olan şu: Bu bir zorlanma gibi başlamıyor.
Aksine, ilk kez kendin gibi hissettiren bir yere benziyor. İşte insan tam burada duraksıyor.
Çünkü bir rolün insana “kendin” hissi vermesi, kolay kabul edilecek bir şey değil.
Bittiğinde şunu dedim:
Belki de insan bilmediğinden korkmuyor. Bildiği hâlin dışına çıkmak zorunda kalma ihtimalinden korkuyor.
Sonunu göremediğin büyük bir deniz… İçine, balık değil de hâlâ buradayım diyebilmek için atarsın bazen oltanı. Vazgeç i kendinde öldürmeyip tutkuyu giydirirsin; seversin, elde etmek için küçülürsün. Sonunda “oldu” demek için hırsı takarsın üzerine. Sonra bir bakarsın, yok olmuş her şey...Bıraksan hafifleyeceksin ama bırakamazsın. Tatlı gelir acı; bu, kazanma isteği de değildir. Bunalırsın, anlam da veremezsin. (Bu, vazgeçersen eğer kendine ihanet ederim sancısıdır biraz)
Dayandı Santiago; ama kimse anlamadı onu. Kazanmadı, kaybetti… ama ben “başardı” dedim.