"Üzme kendini be Nazım. Olan olmuş" diyerek, çantamdaki, Rusya'da kime vereceğimi önceden bilmeksizin özel olarak hazırlattığım birer kiloluk 'Hacıbekir' lokumlarını çıkarttım. Niyetim, birini açıp ikram etmek, diğerini de Nazım'a vermekti.
Ne düşündüğümü anlamış olacak ki:
"Sakın açma!..." diye bağırdı.
"Nasıl istersen! Peki neden?"
"Bak cancağızım,ben oturur hepsini bu akşam yerim. Hacıbekir lokumu bu, yarını bekler mi?"
Kutulardan birini Nazım'a, diğerini Ekber'e uzatırken Babayev kulağıma eğilip ancak benim duyabileceğim bir sesle:
"Nazım tatlıyı çok sever ama kutuyu açtırmama sebebi başka" dedi. "Yarın Vera'ya verecektir."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
benim Türkçe öğretmenliğim de pek beğeniliyordu ama, bunlar, müdür bey için yeterli değildi! Mesela ben favorilerimi kesmeli, en azından bıyık bırakmalı idim. Cuma namazlarını kaçırmasak iyi olurdu. Tam o günlerde ramazan da başlamaz mı? Tabii, oruç da tutmalıydık ama ne Vala'nın vardı o taraklarda bezi ne de benim. Bir öğle vakti Bolu'nun orta yerinde bütün aşçı dükkanlarının kapalı olduğunu görüp de esnaftan karnımızı nerede doyurabileceğimizi sorunca olanlar oldu. Bolu müftüsü mektebe kadar gelerek, çağırttığı müdür odasında bizleri bir güzel haşladı. Davranışımız 'İstanbullu efendilere' hiç yakışmıyordu. Etrafa ve talebeye örnek olmak zorundaydık. Mübarek ramazanda öğle vakti aşçı dükkanı aramak 'zındıklık' değilse neydi? Ne yapacağımızı bilememenin şaşkınlığı içinde 'ya sabır' çekerek dinledik müftü efendiyi ama herhangi bir vaatte de bulunmadık.
Tabii gene yaya olarak ve Ankara - Kızılcıhamam - Gerede - Bolu arasındaki yer yer ormanlarla kaplı; iki bin metreye ulaşan geçitlerden aşan ıssız, bakımsız ve eşkıya kaynayan iki yüz kilometrelik bir yolu -artık, kaç gün sürerse- tamamlayıp görev yerlerine ulaşmak üzere!
Yüreğim getirdi beni geldiğim yere..." diyen Nazım, bir de Bursa Hapishanesi'nde anlatıyordu "Anadolu kadını"nı; Memleketimden İnsan Manzaraları'nda:
Ve kadınlar
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri
ince küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz,
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
...
bizim kadınlarımız.